UNUTTURULAN LAİKLİK

Atatürk’ün getirmiş olduğu laiklik, “DiyN ile DüNya işlerinin birbirinden ayrılması” idi.

Yani din, dünya hayatına (TOPLUMSAL YAŞAMA) karışmayacak, karışamaz, karışmamalı idi. (Onun koymak istediği laikliğin temeli seküler idi; surlaisite, seküler bazlı laiklik)

Bu yüzden büyük önder, “Laiklik ADAM olmaktır” diyordu. “Laiklik, YALNIZ din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir” diyordu.

Yani bir kere en başa DİN VE DÜNYA İŞLERİNİN AYRILMASINI koyarak işe başlıyordu (TEMEL bu/böyle idi). Ancak bu şekilde insanların “vicdan, ibadet ve din hürriyetine” sahip olabileceklerini işaret ediyordu.

Çünkü genç Mustafa Kemal, herşeyden önce ALLAH’IN LAİK OLDUĞUNU keşfetmişti. Dahası, DiyN’in yerinin DüNya değil; YEVMİDDİN (DİN GÜNÜ) olduğunu hissetmiş (Dingünü’nün MALİKİ ALLAH idi; insanlar DEĞİL); DiyN’in Allah’a halis/has kılınması (muHLiS olunması) gerektiğini fark etmişti. (Tıpkı Allah dostu (HANİF; DEİST; PROTESTant) İbrahim ss’ın yaptığı gibi..)

Anlayana neredeyse şöyle haykırıyordu sanki: “Din için yaşamayın. Din afyonundan uzak durun. Ey Türk milleti. Ey insanlık. Din sizin için indirildi. Siz din için yaratılmadınız. Din size kurban olsun. Resulullah’a da emredildiği üzere, dini Allah’a gönderin (İADE edin). Muhammed ss efendimizin size bıraktığı emanet, Kur’an’dır. Bu da sizinle Allah arasındadır. İMAN kişiyle O’nun arasındadır. Dünya hayatına dini sakın bulaştırmayın. Allah ile aranıza hiç kimseyi hiçbir şeyi sokmayın. Ne üçüncü şahıslar kurumlar ne de DİN, asla Allah ile aranıza girmesin. Bunlar şirktir. Küfürdür. Allah gibi siz de LAİK olun. Bunun aksini dayatmaya aşılamaya kalkışanlara itibar etmeyin, onları def edin…” (Kimine malum kimine ne malum)

Allah ile DOST olmanın yolunun, sür-laiklikten geçtiğini anlamıştı.

Peki biz ne yaptık? Sonradan gelenler, istisnasız hepsi, ne yaptılar? İnşaatın temelini yıkıp üzerine bina diktiler. Şöyle ki:

– “Laiklik din ile DEVLET işlerinin ayrılmasıdır” diye yeni bir tanım getirdiler; “Dinin SİYASETE bulaştırılmamasıdır” dediler. (Yani DÜNYA yerine devlet ve siyaset kelimelerini ikame ettiler)

Oysa Atatürk’ün arzu ve tarif ettiği laiklik bu değildi.
Haliylen herşey bozuldu çünkü temel unutuldu; “Hayatta en hakikî mürşid ilim” iken, hurafeler bidatlar belirleyici, yönlendiri oldu. (Karşı-devrim)

Mustafa Kemal Atatürk bunu çok iyi BİLİYORDU. Dinden maddi-manevi nemalanan ve nemalanacak olan din adamlarının, menfaat çevrelerinin, siyasetçilerin; KUR’AN’DAN OLMAYANLARI yani EMEVİYE’nin (PARALEL DİN KURUCULARI Ebu Süfyan ve oğlu Muaviye ve oğlu Yezid TRİO’sunun) UYDURDUKLARI hadisleri kullanarak, “Bakın bu Allah’tan…” deyip insanları kandıracaklarını, ALLAH İLE ALDATACAKLARINI ta o günlerden bildiği için, NUTUK’ta diyordu ki:

– “Hocanın sözlerini tatbika kalkışmak, hakimiyeti millîyeyi, hürriyeti vicdanîyeyi kaldırmaya çalışmaktı. Bundan başka, HOCANIN HAZİNEİ MALUMATI, YEZİTLER ZAMANINDA YAZDIRILMIŞ ve İSTİBDADI İDAREYE MAHSUS FORMÜLLERİ MUHTEVİ değil midi?

Emperyalizmin maşası olan bu yezidci dincilerin, bölücülerle kol kola girip, kimsesizlerin kimsesi olan cumhuriyet rejimine karşı savaş açacaklarını, en fazla da LAİKLİK ilkesi ile MİLLET kavramına saldırarak MİLLİ BİRLİK ve BERABERLİĞİMİZİ bozmaya çalışacaklarını çok iyi biliyordu.

Bu yüzden inkılaplar (devrimler) gerçekleştirirken İRTİCA tehlikesine sürekli dikkat çekti, TÜRK MİLLETİ nedir tarif etti, milli birliğin dirliğin bütünlüğün önemini anlatmaktan dilinde tüy bitti. ALTI OK ilkelerini belirlerken, dördüncü ok olan LAİKLİK ilkesini EN UZUN tutup başlangıcına bir gizli imza anlamında ÇENTİK koydu.

Yani Büyük Önder Atatürk, LAİKLİK ve MİLLETÇİLİK (ümmetçilik değil) üzerinde özellikle durdu, Türk milleti din tacirlerinin elinden kurtulsun inandığı kitabı ARACISIZ okuyup anlayalabilsin diye (Devlet bütçesinden değil KENDİ CEBİNDEN ÖDEYEREK) Kur’an’ı Türkçe’ye çevirtti, “Meselenin mahiyeti esasen DİN DEĞİL; DİL’dir” diyerek MİLLETİNİ (ve diğer TÜM MİLLETLERİ) uyardı. Uyardı çünkü (Marks’ın DEĞİL Engels’in söylediği gibi) “DİN, AFYON” idi. Din haşhaşini ile insanlık uyuşturuluyor, uyutuluyor, bitkisel hayata sokuluyordu.

Onun DİMAĞ’ında, sür-laiklik, bilimden sanata ekonomiden siyasete kültürel yaşamdan devlet yönetimine değin aklınıza gelebilecek tüm alanlarda; DİN (günü) İLE DÜNYA (hayatı) işlerinin yani TOPLUMSAL YAŞAMIN birbirinden ayrılması idi.

Ama biz, Türk Milleti olarak, bu ŞERAİT‘i (Şerli külliyatı olan şeriat DEĞİL) yani esas-ana-temel şiarları UNUTTUK ve laikliği, “Din ile DEVLET işlerinin ayrılması” ve/ya “Dinin SİYASETE alet edilmemesi” ZANNETTİK.

Oysa bizim SÜRLAİK olmamız gerekiyordu. Bizse tuttuk, tersine, laikliğin anlamını kökünden kaydırıp değiştirdik.

Hal böyle olunca da, bir başbakan yardımcısı çıktı, müftülerin nikâh kıymasına olanak sağlayan kanun tasarısıyla ilgili olarak, “laiklik ilkesine aykırı değildir; aksine tam da laiklik ilkesinin gereğidir; hukuk devletinin gereğidir” deyiverdi.

Şaşırdık mı?

+