MÜSELLESİN MESAHA-İ SATHİYESİ…

28 Ekim 2015
Mahfi Eğilmez

Atatürk’ün Yazdığı Geometri Kitabı

Babam 1913 doğumluydu. İlkokul ve ortaokulu Arap harfleriyle Osmanlıca yazılan sistem içinde okumuştu. Liseye başladığı sıralarda Harf Devrimi yapılmış ve Arap harfleriyle Osmanlıca yazılıp okunan sistemden Latin harfleriyle Osmanlıca yazılıp okunan sisteme geçilmişti. Osmanlıca, Türkçe, Arapça ve Farsçanın karışımından oluşan ağır bir dildi. Dolayısıyla Latin harfleriyle yazılsa da dil bugünkünden çok farklıydı. Babamdan duyduklarım dışında ben bu dille ilk kez resmi olarak Mülkiye’de okurken hukuk dersleri dolayısıyla karşılaştım. Sonradan Maliye Müfettişliği sırasında Muhasebe-i Umumiye Kanunu veya Memurin Muhakemat-ı Hakkında Kanun-u Muvakkat gibi yasaları okurken ve uygularken daha fazla içine girdim. Bu yasaları anlayabilmek için Osmanlıca – Türkçe sözlükle çalışırdık. Bir örnek olması için size Memurin Muhakemat-ı Hakkında Kanun-u Muvakkat’ın birinci maddesinin Osmanlıca özgün halini ve Türkçe karşılıklarını vereyim:

Özgün hali: ‘Memurinin vazife-i memuriyetlerinden münbais veya vazife-i memuriyetlerinin ifası sırasında hadis olan cürümlerinden dolayı icrayı muhakemeleri şerait-i atiye dairesinde mehakim-i adliyeye aittir.’ Türkçe çevirisi: ‘Memurların, memuriyet görevlerinden doğan ya da memuriyet görevlerinin yerine getirilmesi sırasında işledikleri suçlarından dolayı yargılanmaları, aşağıdaki koşullar çerçevesinde Adliye Mahkemelerine aittir.’

Harf devrimi yapılmıştı ama bu yeterli değildi. Yukarıda örneğini verdiğim bütün bu metinlerin de Türkçeye çevrilmesi gerekiyordu. Bu yapılmadığında Osmanlıcayı Arap harfleriyle yazmak yerine Latin harfleriyle yazmaktan öteye gidilemiyordu. Ne var ki bu basit bir çeviri işi değildi. Bazen Osmanlıca’daki Arapça veya Farsça sözcüklere Türkçe karşılıklar bulmak gerekiyordu ve bu çok zaman alıcı bir işti. Bu işi bilimsel bir çerçeveye oturtarak yapmak için Atatürk, 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni (Türk Dil Kurumu) kurdurdu.

Atatürk, eski dille eğitimin en rahatsız edici olduğu alanlardan birisi olarak gördüğü geometriyi (o zamanki adıyla hendese) doğrudan kendisi ele almaya karar vermişti. 1936 yılında Fransızca geometri kitaplarını aldırarak bunlardan yola çıkıp Türkçe karşılıklarını yazmaya başladı. İşte bu çaba sonucunda zait artı, nakıs eksi, müsavi eşit, müselles üçgen, murabba kare haline dönüştü. Bizim kuşaklar müselles-i mütesaviyül adlâ’yı eşkenar üçgen, zaviyetan-ı mütekabiletan-ı dahiletan’ı iç ters açılar diye okumanın rahatlığıyla yetişti. Bugün kullandığımız üçgen, dörtgen, kare, prizma, poligon, köşegen, silindir, daire, çember, çizgi, paralel, dikey, koni, piramit gibi geometri terimleri hep Atatürk’ün o çalışmasıyla Türkçeye kazandırıldı.

Babam Arapça harflerle yazmayı öğrenmiş ve unutmamıştı. O kuşağın eski Türkçe dediği Osmanlıcayı da çok iyi biliyordu. Hukuk Fakültesinde en ağır Osmanlıcayı okumuştu. Okuduğu kitapların yanına not alması ya da hızlıca bir şeyler yazması gerekirse Arap harfleriyle Türkçe yazmayı tercih ederdi. Nedenini sorduğumda “steno gibi kısa yazmaya yarıyor” derdi. Ama kendi kuşağından birçok kişi gibi o da Arapça bilmezdi. Arap harflerini bildiği ve kullandığı, Arapça tamlamaların etkisindeki Osmanlıcayı iyi bildiği halde niçin Arapça bilmediğini o zaman anlayamazdım. Oysa o durumun, Latin harflerini bildiği ve o harflerle Türkçe yazdığı, okuduğu halde Latince, İngilizce ya da Fransızca bilmemekten hiçbir farkı yoktu.

Geçenlerde kitapçıda kitaplara bakarken raflardan birinde Atatürk’ün yazdığı Geometri kitabını görünce hemen aldım. Bu kitap aslında bir geometri kitabından çok geometri terimlerini şekillerle anlatma ve tanımlama kitabı olarak kabul edilmeli. Başından sonuna kadar hızla okudum. Okudukça Atatürk’e, onun bilime olan saygısına ve ulusunun bilim öğrenmesi için gösterdiği çabaya hayranlığım biraz daha arttı.

Ne zaman geometri çalışırken şikâyet etsem babam “Ne şikâyet ediyorsun biz ‘bir müsellesin mesaha-i sathiyesi, kaidesinin irtifaına hâsıl-ı zarbinin nısfına müsavidir’ diye okuduk siz ‘bir üçgenin alanı, taban uzunluğu ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir’ diye okuyorsunuz halinize şükredin” derdi.

Atatürk’ün Geometri kitabını alın ve okuyun. Kitabın, geometri bilginize katkı yapıp yapmayacağını bilemem, ama sayfalarını çevirdikçe Atatürk’ün bu ulusa bütün benliğini nasıl adadığını hissetmenizi sağlayacağına eminim.   

Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun.

***

YAPILAN YORUMLARDAN:

Adsız
28 Ekim 2015 16:05

Geometri kitabı yazmanın önemi sadece terimlerin yerelleştirilmesinde yatmıyor. Geometri aslında felsefe ve mantığın yani akıl yürütmenin en temelinde yatan konulardan biri hatta en başta geleni. Eski Yunan’da Pisagor vb felsefeciler aynı zamanda birer matematikçi (hendese) ve geometrici idiler. Akıl yürütme yani insan aklının önermeler ve argümanlar biçiminde mantıklı bir silsileyi takip ederek eğitilmesi ve çalıştırılması süreci de bizzat “bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derece ise…” diye başlayarak devam eden geometri hesapları üzerine kuruludur. Yani Atatürk’ün geometri ve vatandaşlık bilgisi kitaplarını yazmayı tercih etmesi keyfi bir durum ya da tesadüf değil. Aksine, ortaya koymaya çalıştığı cumhuriyet rejiminin önce insan aklı üzerinde kurulması gerektiğini ve bu sistemin ancak modern ve akılcı bir vatandaşlık kavramı ile ayakta kalabileceğinin farkındaydı. Bu iki niteliği de geometri ve vtandaşlık bilgisi kitapları yazarak oluşturmaya çalıştı.

Bu güzel yazınız için teşekkürler.

İ.İ.
Yanıtla
Yanıtlar

Mahfi Eğilmez
28 Ekim 2015 16:25

Teşekkürler katkı için.

***

Kerem
28 Ekim 2015 16:20

Turkcelestirme, sadelestirme, harf devrimi ovgusu, su katilmamis kemalist doktrinin tezahurudur, baska bir sey degil. Bu tarz bir yaziyi bir bilimadamindan okumak da ilginc.

800-1400 yillari arasinda Islam alimleri dunyanin bilim, teknik, tip, matematik, cografya, astronomide vs liderleriydi. Hicbiri Ataturk’un kitabina ihtiyac duymadilar, buyuk cogunluk Arapca okudu, yazdi, arastirdi.

Turkiye’nin bilimsel acidan bugun hali, ‘hendese’ye “geometri”, ‘muselles-i mutesaviyul adla’ya “eskenar ucgen” dememize ragmen icler acisi. Alfabesini degistirmeyen onca ulke bugun yeni patent vs bilimsel yayin konusunda Turkiye’yi fersah fersah geride birakmis halde. OECD siralamalarinda yerlerde surunuyoruz. Konu dilde degil, baska bir yerlerde.

Mahfi Eğilmez
28 Ekim 2015 16:30

Konu nerede o zaman onu söyleyin. 800 – 1400 arasında İslam alimleri lider idiler de bugün niçin ortada yoklar? İslam dininin yorumunda mı bir sorun oldu? Varsa bildiğiniz bir şey söyleyin biz de düşüncemize ona göre yön verelim.

Murat Selçuk
28 Ekim 2015 18:42

Değerli Adsız,
İslam Alimleri bahsini ettiğiniz çağlarda nasıl Arapça ile bilim yaptı iseler bugün de bilim yapabilmek için Latin alfabesini kullanmak zorundalar. Aziz Sancar gibi değerli bir bilim adamımız takdir edersiniz ki Arap alfabesi ile yazarak Nobel alamazdı. Haldun-Laffer Eğrisi belki sizin gözlerinizin göremediği hakikati biraz daha belirgin hale getirebilir. Kemalist Propaganda diyerek gayet taraflı olduğunuz anlaşılıyor halbuki İslamcı kimliği ile bilinen Mehmet Âkif, Necip Fazıl gibi kimseler o yıllarda harf devrimine hiçbir eleştiri getirmediler. Tarihi Kadir Mısıroğlu gibi aklı kaçıklardan değil gayet saygın tarihçilerden okumanızı tavsiye ederim. Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun.

Mahfi Eğilmez
29 Ekim 2015 15:47

Kusura bakmayın Kerem bet-y ama eline Shakespeare’nin kitabı alan bugünün İngilizi ne kadar anlarsa ben de o kadar Osmanlıca metinleri anlarım. Eski Türkçe yazılı olanı anlamam ama zaten İngiliz de latince yazılı Magna Carta yı anlamaz. Magna Carta’yı anlamak için Latince öğrenmesi gerekir. Oysa o tarihinin en önemli parçasıdır. Bizde de Osmanlı belgesini okumak için Eski Türkçe öğrenmeniz gerekir. Herkesin de o orijinal metinleri okumaya merakı olduğunu düşünmüyorum. Meraklısı öğrenir ve okur.

Mahfi Eğilmez
29 Ekim 2015 15:49

Öte yandan bir Çinliyle konuşursanız hemen anlarsınız ki sizin ingilizce öğrenmek için gösterdiğiniz çabanın en az üç katını göstermek zorunda kalıyorlar.

Mahfi Eğilmez
29 Ekim 2015 19:59

Adsız 17:18 Ne Araplara ne de ortadoğuya karşı bir tavrım var. Sadece şunu söylüyorum. Biz Arap değiliz ve dilimiz Arapça değil. Bunları sonradan almışız. Özgün dilimiz Türkçe ve de biz Türküz.
Attila İlhan’a saygı duysam da hep aynı şeyleri düşünmek zorunda değilim. Bunlar benim düşüncelerim.
Ben size Arapçaya ve ortadoğuya niçin hayransınız diye soruyor muyum.
Öyle anlatıyorsunuz ki sanki şimdi biz Arap harflerini bilen bir toplum olsaydık sanırsınız ki 77 milyon hep beraber Topkapı’daki Osmanlı arşivlerini incelemeye gidecektik. Merak etmeyin bu işleri merak edenler o alfabeyi öğrenip arşivleri inceliyorlar.
Siz de kusura bakmayın ama ben de sizin Arap ve ortadoğu hayranlığınızı pek anlayamadığım için ben de eleştiri yüklü yanıtladım.

Adsız
28 Ekim 2015 19:07

“Musellesin mesaha-i sathiyesi, kaidesinin irtifaına hâsıl-ı zarbinin nısfına müsavidir’ 9 kelime 74 harf

‘üçgenin alanı taban uzunluğu ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir’ 9 kelime 66 harf

Birinin okumasının zor gelmesi alışık olmadığımızdan kaynaklaniyor. Yoksa ilk yazılan bana çok daha derin geliyor.

Mahfi Eğilmez
28 Ekim 2015 19:18

İnsan anlamadığı şeyleri derin zanneder. Oysa ikisi de aynı şeydir. Eni boyu derinliği bu işte ‘üçgenin alanı taban uzunluğu ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir’

Adsız
28 Ekim 2015 19:55

“the sum of the interior angles of the triangle” Bunu da anlamıyorum ama hiç derin gelmiyor hocam. Demek istediğim ikincisini kullanıyoruz diye şükretmemize gerek yok. Pekala öğretmenlerimiz bize ilkini ogretseydiler bizde onu kullanırdık. Ayrıca babanız gibi Atatürk te latin alfabesine geçilmiş olmasına rağmen hayatı boyunca notlarını arap alfabesiyle almıştır. Bu da düşündürücü bence.

Mahfi Eğilmez
28 Ekim 2015 21:05

Bizim kendi kimliğimize uygun bir dilimiz var: Türkçe. Biz Arap değiliz. Arapça, Arapların dilidir. Türkçe de Türklerin dilidir. Bir ulusun kimliği önce konuştuğu dille ortaya çıkar. Babam eski Türkçe not alırdı ama bizim öğrendiğimiz Türkçeyi daha çok severdi. Kimliğimize daha uygun olduğunu söylerdi.

Adsız
29 Ekim 2015 12:56

Hocam elinize sağlık. Haddim olmayarak son cümleye naif bir düzeltme yapmak istedim :
“Cumhuriyet bayramıMız kutlu olsun. ”
H.B.

Mahfi Eğilmez
29 Ekim 2015 14:05

Hemen düzelttim. Teşekkür ederim.

Mahfi Eğilmez
30 Ekim 2015 15:17

Son kez yazayım.
(1) Türkler islamı kabul etmeden önce kendi dillerini yani Türkçeyi konuşurlardı. Yani bizim asıl dilimiz Türkçedir. Sonradan bunu bozarak Arapça ve Farsça karışımlı bir Osmanlıca yaratmışız.
(2) Eğer Arap alfabesini kullanıyor ve Osmanlıcayı aynen muhafaza ediyor olsaydık da Osmanlı arşivlerine girecek insan sayısı bugünkünden pek farklı olmazdı. Çünkü Türk insanı bilimle, tarihle o kadar ilgili değil. Yani biz dili ve alfabeyi değiştirmeseydik bugün bütün toplum Osmanlı arşivlerini inceliyor olmazdık.
(3) Elimizde Anadolu’nun en eski uygarlığı olan Hititlerin bıraktığı onbinlerce tablet var. Orada bir tarih yatıyor. Hititler kimdir deseniz Türkiye’de doğru yanıtlayacak insan sayısı Almanya veya İtalya’dakinden azdır.
(4) Osmanlı arşivlerinin bir bölümünü İngiliz, Amerikalı, Alman, Macar vb. tarihçiler çözüp okumuş ve yayınlamıştır. Demek ki alfabe ve dil bilmemek tarihten kopmak anlamına filan gelmiyor.
(5) Atatürk, çökmüş bir imparatorluktan geriye kalmış moralsiz bir ulusu yeni bir Türklük yaklaşımıyla ayağa kaldırmaya çalışmıştır. Arapçaya düşman olduğu ya da Kuran’ı unutturmak için Arapçadan Türkçeye geçtiği gibi iddialar tamamen hayal ürünüdür. Ve Atatürk’ü gözden düşürme çabasının sonucudur.

http://www.mahfiegilmez.com/2015/10/ataturkun-yazdg-geometri-kitab.html

pS1. İlgilenenler, linkteki diğer yorumları da okuyabilirler. Tavsiyedir.