GÖÇ’ÜN TERSİNMESİ

Kasım 2008, Yeni Hayat
Hanifi Altaş

Devlet_Adami_Tozlari
bdp_ocalan_heykeli_dikecek

Çöküş Dönemleri, Hainler ve Kahramanlar ! (*)

Devletler, çöküş dönemlerinde rotası olmayan bir gemi gibidirler. Rüzgar hangi yönden şiddetle eser, akıntı hangi yönde güçlü olursa o yöne doğru savrulurlar. Bir devletin çöküş ve çözülüş dönemine girmiş bulunduğunun en somut göstergesi, iddialarını ve hedeflerini yitirmiş olmasıdır. İddiasızlık ve hedefsizliğin sonu gideceği yönü tayin edememektir; gideceği yönü kendi iradesiyle belirlemek gücünden yoksun olanların kaderi ise rüzgarların önüne katılmış bir kuru yaprak gibi oradan oraya sürüklenip durmaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti iddia sahibi bir devlet midir? Hangi alanlarda ve hangi konularda iddia sahibidir? Bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyetinin ulusal bir hedefi veya hedefleri var mıdır? Bu sorulara olumlu, açık ve kesin cevaplar verilemiyorsa eğer, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de belirsiz bir yerlere doğru savrulduğunda, bir çöküş ve çözülüş sürecine girmiş olduğunda hiç kuşku yoktur.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti tıpkı rotasını yitirmiş bir gemi gibidir. Gemide rota neyse bir devlette de kurucu ve yaşatıcı irade odur. Türkiye Cumhuriyeti iradesini yitirmiştir. İradesini yitirdiği için de meçhul istikametlere, sonu belirsiz karanlıklara doğru savrulmaktadır. Yitirilen milli iradedir; milli bağımsızlıktır, bağımsızlık ruhu, bağımsızlık coşkusu ve bağımsızlık bilincidir. Bu irade 1946’dan itibaren sakatlanmış, Devlet işleri Atlantik ötesinden alınan icazetlere göre biçimlenir; o merkezin uygun gördüğü doğrultuda yürütülür olmuştur. Özgüvenini yitirdikçe iradesi gevşeyen Türkiye Cumhuriyeti, çapsız ve ufuksuz yöneticiler eliyle rotasız, iddiasız, hedefsiz ve kişiliksiz bir devlet konumuna düşürülmüştür.
İrade sahibi olmak, bağımsız düşünen bir beyne, başkalarının aklına, öğütlerine ve tavsiyelerine ihtiyacı bulunmayan bir akla, kendi aklına ve öz gücüne güvenerek karar verme ve bu kararları uygulama istencine ve bilincine sahip olmak demektir.

Burada belirleyici olan bağımsız düşünebilmek ve bağımsız kararlar alabilmektir; alınan kararları uygulayabilmek; bunların getireceği riskleri karşılamayı göze alabilmektir. İradesizler ise kararsızdırlar, korkaktırlar, ürkektirler; kendi başlarına karar alıp ve özgüveninden yoksundurlar. Onun için de tutunacak bir dal ararlar; kişiliksizdirler. Bağımsızlık ve özgürlük işte o sebeple ve kesinlikle bir karakter meselesidir ve aynı sebeple bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir diyen Atatürk, bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin kurucu iradesini üstün kişiliğinde temsil etmiş olan büyük önderdir.

Demek ki aslolan bağımsızlık bilincidir. Bağımsızlık ruhunu ve bağımsızlık bilincini yitirmiş bir devlet yapısı, AIDS virüsüne yakalanmış bir insanın bünyesinden farksızdır. AIDS virüsü öldürücü bir virüs değildir; o yalnızca bağışıklık sistemini yok etmektedir. Bağışıklık sistemi yok olduğunda ise, insan vücuduna zararlı mikroplar hızla üreyip çoğalmakta; hatta öyle ki, doktorların normal zamanda normal bir bünyede varlığını dikkate bile almadıkları bir mikrop dahi o bünye için ölümcül bir tehdit teşkil edebilmektedir. Hatta ve hatta normal zamanda vücut için yararlı olan mikroplar bile AIDS virüsü taşıyan bir bünyede ölümcül enfeksiyonlara neden olabilmektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti, Atlantik ötesinin iradesini sakatlayan müdahaleleri yetmezmiş gibi, tam kırk yıldır tutulduğu Avrupa sevdasının sonunda, Türkiye’yi Avrupa Birliğine mahkummuş gösteren Avrupa mandacıları yüzünden ve onların eliyle, bir türlü giremediği ve asla da giremeyeceği Avrupa’nın kendi bünyesine bir AIDS virüsü gibi yerleşmesine zemin hazırlamaktan başka hiçbir şey yapmamıştır. Türkiye’nin içindeki işbirlikçi ihanet şebekesi ile birlikte deşifre olan Karen Fogg olayının esası da işte budur. Bizim yıllardır ısrarla; Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne, daha doğru biçimi ve Türkçeye tam tercüme edilmiş haliyle Avrupalı Birliği’ne girmesi bir ham hayaldir; ne var ki, Avrupalı Birliği bu sayede Türkiye’nin en mahrem noktalarına, en ücra köşelerine, dokularına ve hücrelerine varıncaya kadar Türkiye’nin içine girmekte, nüfuz etmektedir diye yazıp söylerken kasdettiğimiz de bundan başka bir şey miydi?

Oysaki [oysa ki] Fransızların milli kahramanı ve Fransa Cumhurbaşkanı General Dögol, o zamanki (1963) adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) Türkiye’yi kabul ettirebilmek için Avrupa ülkelerinin desteğini almak amacıyla kapı kapı dolaşan dönemin Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin e, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmeye hiç de ihtiyacı bulunmadığını belirterek, Türkiye’nin etrafında birçok devlet tozu var, ama Türkiye büyük bir devlettir! diyordu. Evet doğruydu, Türkiye büyük devletti; ama ne yazık ki, bu ülkede, Dögol’un sözlerini anlayıp kavrayacak çapta ve nitelikte devlet adamları yoktu; devlet adamı tozları vardı. Dögol’ün bilmediği buydu.

Türkiye’nin Avrupa ile son iki yüzyıllık ilişkilerinin tarihi merkez çevre ekseninde gelişen bir ilişki türü olmuştur. Merkezde Avrupa vardır; Türkiye bu merkeze bağımlı ve uydu bir ülke olarak görülmüştür. İlişkilerde vesayet (bağımlılık) karakteri hakimdir. Bunun tek istisnası Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş dönemidir. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri de bu kuraldan ayrıksı olarak gelişmiş değildir. İlişkilerde vesayet ve manda karakteri belirginleştikçe Türkiye Cumhuriyeti için haysiyet kırıcı muameleler vakayi adiyeden sayılmaya başlamıştır; çünkü vesayetin ve haysiyetin bir arada barınması mümkün değildir. Gümrük Birliği anlaşmasının imzalanmasıyla bu vesayet ilişkisi açıkça tescil edilmiştir. O tarihten bu yana, tıpkı Tanzimat döneminde yaşandığı gibi, Avrupa her şeyimize karışır hale gelmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin tam altı ay boyunca kelimenin tam anlamıyla dünyayı dar ettiği PKK örgütünün başı Öcalan’ı yakalayıp Türkiye’ye getirecek güç ve kararlılık gösterisinde bulunduğu halde, bu olayın üzerinden bir yıl geçmeden sanki yargılanan Öcalan değil de Türkiye Cumhuriyeti’ymiş gibi bir havanın yaratılabilmiş olması yine bu sayededir. Öcalan’ın yargılanması, Avrupa Birliğinin baskıları sonucunda kişiye özel kanun çıkarılması sürecini başlatmış, DGM’lerden asker üyelerin çekilmesini, idam dosyasının sümen altı edilmesi izlemiştir. Bir kere teslim olunmaya görsün; teslimiyetçiliğe sınır çizmek mümkün olmamaktadır.

Çöküş dönemleri böyledir. Devlet varlık ve bağımsızlık bilincini yitirmiş olduğundan, kendi varlığına yönelik tehlikeleri algılayamaz, kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt edemez hale gelir. Bağışıklık sistemi devre dışı kalan Devletin bünyesi zayıfladıkça bünyedeki zararlı ve yıkıcı unsurlara gün doğar. O sebeple Devlet parasıyla devlet ve millet düşmanlığı yapılması da, yerli geceyarısı ekspresi filmleri çekilmesi de garip karşılanmaz, yadırganmaz.. Aynı sebeple, Karen Fogg gibilerin bir sömürge valisi edasıyla cirit attığı bir ülkede, bir takım belediye başkanları bölücü ve yıkıcı örgütle doğrudan bağlantı içinde bulunmak, suç birliği ve güç birliği yapmak suçlamalarından ötürü tutuklandıkları halde, dış baskılara göğüs gerememekten dolayı serbest bırakılırlarken; on beş yıldır kelleyi koltuğa alıp Devleti savunma refleksi gösterenlerin kolu kanadı ise bizzat o savundukları devlet tarafından kırılır.

Kahramanlar mahkum, hainler baştacı edilir. Hainlerin hatta heykelleri dikilir. Dönem, kurban verme dönemidir çünkü; tıpkı Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey örneğinde olduğu gibi, Mustafa Muğlalı Paşa örneğinde olduğu gibi! Çünkü bir Türk atasözünde denildiği gibi, artık göç geriye dönmüştür. Ama ne var ki, keser döner sap döner, gün gelir hesap döner diye de bir söz var!

O zaman da herhalde yeni bir yüz ellililikler listesi değil, yüz elli binlikler listesi hazırlamak gerekecek!

(*) Yeni Hayat’ın 2002/Mart sayısında yayımlanmış olan bu yazımı onuruyla gidenlere ithaf anlamında ve bağlamında yeniden yayımlıyorum. (Hanifi Altaş)

Av. Hanifi ALTAŞ
Yeni Hayat Dergisi
Kasım-Aralık-Ocak 2008-2009
Son sayı: 169-170-171

pdf olarak oku