ALEVİ-BEKTAŞİLİK, İFTİRALAR ve YANITLAR

Efendiler, içtimai hayatın mebdei, ukdesi aile hayatıdır. Aile, izaha hacet yoktur ki, kadın ve erkekten mürekkeptir. Kadınlarımız hakkında, erkekler hakkında söz söylediğim kadar fazla izahatta bulunmayacağım. Fakat bu mevcudiyeti ulviyeyi bilhassa huzurlarında müsamaha ile geçemem. Müsaade buyurulursa bir iki kelime söyleyeceğim ve siz ne söylemek istediğimi suhuletle anlayacaksınız.

Esnayı seyahatimde köylerde değil, bilhassa kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif ve itina ile kapamakta olduklarını gördüm. Bilhassa bu sıcak mevsimde bu tarz kendileri için mutlaka mucibi azab ve ızdırap olduğunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar bu biraz bizim hodbinliğimizin eseridir. Çok afif ve çok dikkatli olduğumuzun müdrik ve mütefekkir insanlardır. Onlara mukaddesatı ahlakiyeyi kuvvetle telkin etmek için, milli ahlakımızı anlatmak ve onların dimağını nur ile, nezahetle teçhis etmek esası üzerinde bulunduktan sonra fazla hodbinliğe lüzum kalmaz. Onlar yüzlerini cihana göstersinler. Ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur.

Arkadaşlar, sureti mahsusada telaffuz ediyorum. Korkmayınız, bu gidiş zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve mühim bir neticeye isal ediyor. İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve mühim bir neticeye vusul için lazım gelirse, bazı kurbanlar da verelim. Bunun ehemmiyeti yoktur. Mühim olarak şunu ihtar ederim ki, bu halin muhafazasında taannüt ve taassup, hepimizi her an kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz.

Mustafa Kemal ATATÜRK

pS. Giriş notu:
Sayın Baki ÖZ’ün yazdıklarında katılmadığımız (kimi Kur’an ayetlerinin yorumlanışıyla ilgili, tarihsel, dini vdb.) noktalar olsa da; genel itibarıyla yani konunun özü bakımından önemli ayrıntılar, bilgi ve belgeler sunan yazarın eserinin dört kesimini (sayfa 9~101) olduğu gibi yayınlıyoruz. (İlgilenen okurlarımız kitabın tamamını linke tıklayarak .pdf formatında okuyabilirler.)
Unutmayalım ki, Alevi-Bektaşiler; milli demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direğidirler.
(26 Ağustos bloğu)

Baki.Oz_Alevilige.Iftiralara.Cevaplar

KİTAP: ALEVİLİĞE İFTİRALARA CEVAPLAR
YAZAR: BAKİ ÖZ
1996

SUNU

21. yüzyıla yaklaşıyoruz. Toplumumuzda buna yakışır bir erdemliliğin beklenilmesi doğaldır. Ne var ki görülenler hiç de öyle değil. İnsanlarımızda bilgi ve teknoloji çağının erdemliliğini, bilinçliliğini değil de; Ortaçağ’ın gerikalmışlılığını, yoz ve yüzeysel düşüncesini görünce incinmemek, toplum adına üzülmemek, karamsarlığa kapılmamak elden değil. İnsan, bilgi ve teknoloji çağı insanında; olayları, çevresini ve dünyasını derinlemesine inceleyen, yorumlayan ve anlayan; gelişmeleri algılayan ve ayak uyduran; gelişmelere ayakbağı değil, bizzat içinde ve önünde yeralan; bilinçli, duyarlı, kararlı, bilgili, anlayışlı, araştıncı-inceleyici olmasını bekliyor.

Artık toplumumuz bir köy toplumu değil, kent toplumudur. İnsanlarımızın çoğu kentlerde yaşamaktadır. Her ne kadar köylülük öğeleri insanlarımız üzerinde etkense de, kentlileşme çabaları içerisinde yer alınmaya çalışılmaktadır. Devlet, kapitalizme ve liberalizme sürükleniyor, toplum da bu yapılanma içerisine doğallıkla çekiliyor. Öyle sanıyorum ki insanımız köylülükle kendilik, feodalizmle kapitalizm arasında çekişme konusu. Ne köylü, ne kentli. Ne feodal, ne liberal. Geçiş sancılarını yaşıyor. Bu nedenle de halen feodal değer yargıları üzerine yaşamını kuruyor, feodal değer yargıları ve öğeleriyle yönlendiriliyor. Halen gelenekçi bir toplum. Kentte de olsa yaşamında etken olan öğeler gelenekler. Bu yapı bir yerde topluma dinci-fanatik bir öz ve görünüm kazandınyor. Değişme ve başkalaşma doğrultusunda gerekli devinimi gösteremeyen toplumun bu özelliği dış ve iç siyasal çevrelere istismar olanağı veriyor. Ülkemizdeki din ve mezhep kavgalarının, bir takım inanış, düşünce ve kesimlerin aşağılanmasının, kıyılmasının, baskı altında tutulmasının arkasındaki gerçek bu.

Böyle bir yapının ve yapılanmanın sonucu olacak ki; insanlar, yüzyıllardır birlikte yaşadıkları, aynı ülkeyi paylaştıkları Alevi kesimi için bir “mumsöndürme” karalamasında bulunabiliyorlar. “Alevinin kestiği yenmez” diyebiliyorlar. Bu anlayışla son Sivas olayında olduğu gibi kitle kavgaları çıkarabiliyorlar. Alevileri “Tanrıyı ve Kuran’ı tanımamakla”, “dinsizlik”le, “imansızlık”la suçlayabiliyorlar. Alevi-Sünni toplumunun çoğunluğu içki kullanmalarına karşın, yalnız Alevileri töhmet altında tutabiliyorlar. Alevi-Bektaşiliği varolan, İslam mezheplerinin hiçbirinin içinde görmeyip “beşinci mezhep” olarak niteleyebiliyor, İslamiyet dışı görebiliyorlar. Güner Ümit olayında olduğu gibi, şov/alay konusu edip aşağılıyor ve yaralayabiliyorlar.

Bu savların, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yapılanardan hiçbir farkı yok. Alevilik ve türevleri geçmişte “rafizilik”, “mülhidlik”, “bahilik” gibi adlarla aşağılanmaya çalışılıyordu. Bugün de yer yer bu adlara, dahası bu anlayışa rastlıyoruz. İşin kötüsü bu anlayış kitle kırımlarına kadar götürebiliyor işi. Geçmiş için hadi hoşgörücü bir neden bulabiliyoruz; Ortaçağ… Ortaçağ anlayışı. Günümüzdeki anlayışı nasıl hoşgörüyle karşılayalım. 21. yüzyıla 5 kala, bilgi ve teknoloji çağının toplumu fanatik. Hiç yakıştı mı? Bilgi ve bilim düşmanı… Kitap düşmanı… Demokrasi, laiklik ve çağdaşlaşma düşmanı… Daha somut deyişle insan ve insanlık düşmanı…

Tarihi boyu böylesi bir yapılanma içerisinde olan insanların / toplumun aynı ülkeyi paylaştığı, birlikte ulus dediğimiz toplumsal çağdaş olguyu oluşturduğu insanların / kesimin düşünceleri, inançları ve tapınçlarını yargılaması, küçümsemesi, aşağılaması, yasaklaması, dahası kıyım uygulaması başlangıcın doğal sonucu gibi geliyor bana. Ne var ki bu doğal sonuç toplumun kendi iç devinim ve yapılanmasından çok, toplum üstü yönetici kesimlerin siyasal çıkar ve istekleri doğrultusunda oluşmuş bir yapay oluşumdur. Bilgi çağının Türkiye insanı; siyasal çevrelerin çıkarları sonucu oluşturdukları bu yapay gelişimi bilmesi, kavraması ve dur demesi gerekir. İşte 21. yüzyıla yaklaşan bilgi ve teknoloji çağının Türkiye halkına da yaraşanı budur. Bu tür bir olgunluk ve erdemlik beklenir.

Türkiye halkının olayların ve gelişmelerin bilincinde olmaları beklentisindeyiz. Çalışmamızı bu beklenti üzerine temellendirerek hazırladık. Halkımızın birliği, birlikteliği toplumumuzun kurtuluşudur. İnancımız bu. Hele ulusal birlik ve ülke bütünlüğüne daha çok gereksinim duyduğumuz bu son dönemlerde toplumumuzun her türlü ön yargılıktan arınıp, kabullenme ve hoşgörü erdemliliğine ulaşması insanımızın/toplumumuzun yüzakı olacaktır. İncelememizle buna kapı açmaya çalıştık. Amaç; erdemli bir Türkiye toplumu… Çalışmamız böyle bir amaç taşımaktadır.

Baki ÖZ
Büyükşehir – 1996

KESİM – I (Sayfa 13~70)

“MUM SÖNDÜRME” SUÇLAMASI

BİR ANI:

1962’lerde Erzincan’da Ortaokul öğrencisiyim. Köyden gelmişim. Kentle ilk kez karşılaşıyorum. Kitap sever bir yakınım beni kitaba alıştırmak için halk kütüphanesine götürdü. O, romanını okurken ben de masaların üzerindeki kitap ve dergileri karıştırdım. Elime “risale” boyutunda küçük ve ince bir kitap geçti. Yanılmıyorsam Ahmet Muhtar’dı yazarı. “Kızılbaşlarda Mumsöndürme”yi anlatıyordu. Adı ilgimi çektiği için okudum ve bir solukta bitirdim. O günkü bilgimce “kızılbaş” kavramına yabancı değildim. Bizi ilgilendiriyor diye düşündüm. Fakat “mumsöndürme”yle ilk kez karşılaşıyordum. Anlatılardan okudukça, bu bizlerden söz ediyor; ama, biz de böyle bir şey yok diye düşündüm, kinlendim. Çünkü o dönemler köylerde sık sık Cem’ler düzenlenir ve köy halkı tümüyle katılırdı. Ben de birçok kez Cem’e katılmış, müsahip olmuş, dahası müsahibimle Cem’de görülmüştük. Ama kitaptan anlatılanların hiçbiri, hiçbir zaman olmamıştı.

Kitap ve olay kafama takılmıştı. Benim kitap ve kitap okumaya tutkum artmıştı. Gittiğim her kütüphanede, kitapçıda, öğrendiğim yazarlar arasında bu Ahmet Muhtar adını aramıştım. Yıllar geçmesine karşın ben bu yazar adını ve kitabı unutmamıştım. Doğallıkla zamanla kitabın amacını anlamıştım. Böyle birçok kitap ve anlayışla karşılaşmıştım. Nedenini çözebiliyordum artık.

Yıllar sonra, birkaç yıl önce değerli araştırıcımız Uğur Mumcu bendeki bu sorunu çözdü. Ahmet Muhtar Ankara Hukuk Fakültesi eski öğretim üyesi, Tercüman Gazetesi köşe yazarı Prof. Mukbil Özyürük’ün takma adıydı. Hatta Uğur Mumcu Özyürük’ün fakültesindeki kışkırtıcılıklarını örneklerken bu sözünü ettiğim “risale”yi de yazma “mahareti”ni gösterdiğini açıklıyordu. Ben yıllarca kafamda yer etmiş kitabın yazarını böylece tanımış oluyordum.

BİRAZ TARİH:

“Mumsöndü” yakıştırması Alevi Cem’lerine dek gidiyor. Daha somut deyişle; Cem’lerdeki Alevi tapınçlarını karalamak, giderek yasaklamak, sonuçta Aleviler’in Sünni-Hanifiler gibi tapınmalarını sağlamak için bu tür etkenler kullanılmıştır.

“Cem” Nereden Kaynaklanıyor:

Cem nedir? Alevi inanışı, Alevi düşüncesi, Alevi tapıncı (ibadeti) ve Alevi kültürü Cem’lerde yapılır. Alevi toplumu üzerinde yıllarca baskı, özümleme ve yok etme sürdürüldüğünden Cemler ve Cemlerdeki tapınçlar uzun yıllar gizli sürdürülmüştür. Aleviler, tarih boyu yönetimler ve devletler karşısında karşı yan (taraf) dır. Tepkidir. Bu konumu yönetimlerin baskısını üzerlerine çekmelerine neden olmuştur. Varlıklarını sürdürebilmek için Aleviler uzak bölgelere, dağlık-yaylalık kesimlere çekilmişler, kapalı bir topluma dönüşerek yarı gizli, yarı açık düşünce, inanç ve kültürlerini yaşatarak günümüze dek getirmişlerdir. Alevilerin bu durumu toplumsal ve siyasal zorunlulukların bir gereğiydi. İnançlarını dile getirdikleri Cem’lerin gizli düzenlenmesinin nedeni buydu. Doğallıkla gizlilikte eski dinleri olan Şamanlığın izlerini de bulmak olasıdır (1).

Günümüzde bu tarihsel zorunluluklar geride kalmıştır. Aleviler kentlerdedir artık. Kentli toplum olma yolundadırlar. Yönetim ve iş dünyasının içindedirler. Kapalı toplum olmaktan çıkmışlardır. Bugün artık Cemler köylerde ve kentlerde açık yapılmaktadır. Bir gizliliği (“sır”) kalmamıştır. Bugünün insanı da artık Cemlerde “Mum söndürülüyor” diyorsa, bunu onun ard niyetliğine, ilgisizliğine ve bilgisizliğine bağlamak gerekir.

Cem’in kaynağı hakkında çeşitli savlar vardır. Tarihçi Enver Behnan Şapolyo, İran mitolojik kralı Cemşid’in içki meclislerinden kaynaklandığını yazar (2). Oysa bütün Alevi-Bektaşi Cem’lerinde içki içilmez. Özellikle Doğu Alevileri Cemlerinde içkiyi kullanmazlar. Bu içki (dolu) öğesiyle bağ kurulmuş olacak ki; “Cem”in eski Anadolu-Yunan şarap ve sevinç tanrısı Dionisos’un törenlerinden de kaynaklandığı ileri sürülür (3).

Prof. Fuat Bozkurt, Doç. Mehmet Eroz, Prof. J.K. Birge, Prof. E.R. Fığlalı Cem’in “töre”, “yol”, “görgü”, “sürek” için “bolluk içinde olmak durumu”, “toplanma”, “bir insan çokluğu” olmak, “toplantı” anlamına geldiğini ve birliktelik için toplanma amacını taşıdığını belirlerler. Yalnız E.B. Şapolyo “Cem”i; “Eski Türkler’in Şölen dedikleri ziyafetlerin bir benzeri, (…) Şölenin bir devamı” olarak niteler (5). Prof. F. Bozkurt Alevi dinsel törenlerinin benzerlerinin çeşitli Türk halkları arasında sıkça görülmesinden yola çıkarak, “Cem”in “Türk kökenli” olduğunu vurgular (6). Cem, “Kırklar Meclisi” söylencesine bağlanarak İslami bir temele, kaynağa da kavuşturulmuş olur (7).

“Cem” Aleviliğin tarihinde derleyici, toparlayıcı bir rol oynayacaktır. Şu bir gerçek ki düşünceler eylem içerisinde yoğunluk kazanır, belirlenir, biçimlenir ve çeşitli türevleri Babai Ayaklanması sırasında derlenirler. Hareket içerisinde canlılık bulurlar. Eylemciler için bir direnç ve canlılık güdüsüdür, “Cem törenleri”. Alevi dinsel töreni olan “Cem”; bu büyük eylem sırasında Alevi geleneğine ve kültürüne tam anlamıyla yerleşmiş olmalı. Kısaca Babai Ayaklanmaları sırasında, eylemlere eş ve çocuklarıyla katılan Türkmenler akşamları “Cem” düzenliyorlardı. Bu onların devlet güçleri karşısında dirençli olmalarını sağlıyordu (8).

Babai Ayaklanmacılarının tam Anadolulaşamamış Türkmenler oluşu gözönüne alınırsa, “Cem”i Ortaasya ve Türk kökenine bağlamak daha usa uygun olur, sanırım.

Aleviler’e “Mumsöndü” Karalekesini
Devlet-Şer’i Çevreler Sürüyor:

“Cem”, Alevilerin bir araya geldikleri, birlikte dinsel törenlerini yaptıkları toplantı. Şeriatta çıkarı olan çevreler karşı düşünceyi ve kesimi yoketmek için “Cem”i devletin ve halkın gözünde küçük düşürmeye, sakıncalı ve yasaklı göstermeye çalışmışlardır. Bu kampanyayı devletle şer’i çevreler birlikte yürütürler. Alevi derneşmesini, birleşmesini, toplu hareket etmelerini sakıncalı gösterir, suç yüklerler. “Mum söndürüyorlar” lekesi de böylece devlet ve şeri çevrelerin ortak iftirasıdır Alevilere. Aleviler tarihleri boyu bu kara lekeden bir türlü kurtulamazlar. Çünkü, karşılannda devlet-şeri siyasal ve din-sel çevrelerin birlikteliği vardır. Devletin ve hükümetlerin bü-tün olanaklannı kullanarak Aleviliği “Mumsöndü” karalekesi kıskacında, tarih boyu tutmayı başanrlar. Bu tarihsel yanlılığı kanıt ve belgeleriyle vermeye çalışalım:

Osmanlı’nın ünlü vakanivüstü (sarayın resmi tarih yazıcısı) Hoca Sadeddin Efendi şunu yazıyor, Alevi için:

“… ol ayıplı mezhep ve geniş meşrep sahiplerinin (…) Anadolu illerinde yaşayan kavrama gücünden yoksun Türkler (…) sapkınlık örneğine uymuşlar (…) sapkınlıkta pişkin halifeleriyle heryıl sayısız adamlar gönderip, ol yasaklara övünç duyan mubahinin yıkılasıca dergahı gölgesini hâşâ hacet kapısı ve dilek kâbesi bilirler ve ergin kızların, belki kızkardeşlerini tepelenise adamlarına peşkeş çeküp…” (9)

Hoca Sadeddin Efendi açıkça Kızılbaş toplumunun kız ve karılarını Şah İsmail’e sunduklarını yazarak Alevi düşmanlığı kusmaktan çekinmiyor.

Bu tür benzer yakıştırmalar, suçlamalar, ayıplamalar ve karalekelemeler bir çok Osmanlı “aydın”ının da kaleminden dökülüyor. Bunların mantığına göre Osmanlı Devleti’nin düzen, yürütme-yönetme anlayışını ve siyasallaşmış Sünni İslamlığı benimsemeyen her hareket, akım, inanış, toplum ayıplıdır, günahlıdır, sürülmesi, yokedilmesi gerekir, onlar dinsiz ve imansızdırlar, ahlaksızdırlar. Tüm bu tür akım ve topluluklar karşısında devletin, ulemanın ve siyasal-şeriatsal çevrelerin tutumu aynıdır. Birlikte hareket edip, aynı şeyleri sloganlaştırarak söylemektedirler. Devlet – ulema – bürokrasi – siyasal şe-iatçı çevrelerin muhalif kesimlere karşı silahı hep aynı. Bunların “dinsiz”, “İslamdan dönmüş” ve “kadınlannı ortak kullanıyor” olmaları (!).

Osmanlı vaka yazarı Aşıkpaşaoğlu da bu tür karalamalar kampanyasında aynı sloganları kullanarak, aynı suçlamalarla yerini alıyor. Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nin çevirilerinde çıkarılmış, ama orijinalinde şu değerlendirmeler yer almaktadır.

II. Bayezid’in Erdebil Ocağı yanlılarını Rumeli’ye sürüşünü haklı bulur ve onların “kafirliklerine” bağlar. Erdebil sufilerinden Şeyh Cüneyd’le Sünni şeyhlerden Şeyh Abdüllatifi tartıştırır ve Sünni şeyhin ağzından Şeyh Cüneyd’i “kafirlikle” suçlar ve ona uyanları “kafir” olarak niteler. Şeyh Cüneyd’in sufi değil, “şeriatı bozmak istediğini” vurgular. Çevresine Alevi ve Türkmenleri alarak Osmanlı’ya karşı bir devrim hareketine girişen Şeyh Bedreddin’in arkasındaki topluma “bir sürü alçak kişi” diyerek söver. Safevi hükümdarı Şah İsmail’in toplumunun/yandaşlarının “namaz kılmayıp, oruç tutmadıklarını”, “Rafıziliğe (Kızılbaşlığa) ilişkin sözleri çok konuştuklarını” ve açıkça “Kızılbaşlığı yayar olduklarını” suçlayarak anlatır. Osmanlı’ya karşı devlet olarak ortaya çıkan Şah İsmail’in ve adamlarının “Ehli Sünnet’e çok hakaret ettiklerini”, “Müslümanların rızkını, malını ellerinden alıp, birbirlerinin karılarını alarak (tasarruf edip) helâldir dediklerini” yazar. Doğallıkla suçları Osmanlı’ya karşın devlet olmaları, Sünni İslamlığa karşın Alevi yolu seçmeleridir… (10).

Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim ulema ve bürokrasinin bu küfüre varan hırçınlıklarını ve devlete yakışmayacak ciddiyetsizlikleri kan dökerek somutlaştırır. Çaldıran Savaşı’na çıkmadan önce müftü Hamza’dan rüşvetle fetva alır. Şeriatın temsilcisi müftünün Aleviler hakkındaki hükmü şudur (11):

“Ey Müslümanlar, bilin ve haberdar olun ki, reisleri Erdebil oğlu İsmail olan Kızılbaş topluluğu, peygamberimizin şeriatını, sünnetini, İslâm dinini, din ilmini, iyiyi ve doğruyu beyan eden Kuranı küçük gördüler. Yüce Tanrının yasakladığı günahlara helâl gözü ile baktılar. Kutsal Kuran’ı, öteki din kitaplarını tahkir ettiler. Onları ateşe atarak yaktılar. Hatta kendi melun reislerini Tanrı yerine koyup secde ettiler. Hz. Ebubekir’e, Hz. Ömer’e söğüp onların halifeliklerini inkâr ettiler. Peygamberimizin karısı Ayşa anamıza iftira ettiler ve sövdüler. Peygamberimizin şeriatını ve İslâm dinini ortadan kaldırmayı düşündüler. Onların burada bahsedilen ve bunlara benzeyen öteki kötü sözleri ve hareketleri benim ve öteki islâm dininin alimleri tarafından açıkça bilinmektedir. Bu nedenlerden ötürü şeriat hükmünün ve kitaplarımızın verdiği haklarla, bu topluluğun kâfirler ve dinsizler topluluğu olduğuna dair fetva verdik. Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden ve yardımcı olanlar da kâfir ve dinsizdirler. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların vazifesidir. Bu arada Müslümanlar’dan ölen kutsal şehitlerin yeri cenneti âlâdır. O kâfirlerden ölenler ise, hâkir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır. Bu topluluğun durumu, kâfirlerin halinden daha kötüdür. Bu topluluğun kestiği veya gerek şahinle, gerek ok ile, gerekse köpek ile avladığı hayvanlar murdardır. Onların gerek kendi aralarında, gerekse başka topluluklarla yaptıkları evlenmeleri geçerli değildir. Bunlara miras bıkakılmaz. Sadece İslâm’ın sultanının, onlara ait kasaba varsa, o kasabanın bütün insanlarını öldürüp, mallarını, miraslarını, evlatlarını alma hakkı vardır. Ancak bu mallar, İslâm gazileri arasında taksim edilmelidir. Bu toplanmadan sonra onların tövbe ve nedametlerine inanmamak ve hepsini öldürmelidir. Hatta bu şehirlerde onlardan olduğu bilinen ve onlarla birlik olduğu tesbit edilen kimse öldürülmelidir. Bu türlü topluluk hem kâfir ve hem imansız, hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki nedenden onların öldürülmesi gerekir (vaciptir). Dine yardım edenlere Allah yardım eder. Müslümana kötülük yapanlara Allah da kötülük eder. (Bi Saru Görez ismiyle bilinen Müftü Hamza).”

Yazdığı kitabını I. Selim’e sunan Defterdar Mehmet Efendi, -tarih için bir yüzkarası olan- Alevilerin defterlerinin yapılması (“defterlerinin dürülmesi”) yani, listelerinin çıkarılmasını ve 40-80 bin arası kişinin öldürülmesini şöyle anlatır:

“Her şeyi bilen sultan, o kavmin uşaklarını kısım kısım ve isim isim yazmak üzere ülkenin her yanına bilgin katipler gönderdiği, yedi yaşından yetmiş yaşına kadar olanların defterleri divana getirilmek üzere emredildi. Getirilen defterlere nazaran, yaşlı, genç kırkbin kişi yazılmıştı. Ondan sonra her memleketin hakimlerine memurlar defterler getirdiler. Bunların gittikleri yerlerde kılıç kullanılarak öldürülen maktullerin sayısı kırkbini geçti” (12).

Alevilerin “defterinin dürülmesi” için isim listeleri hazırlandığını tarihçi Hammer de belirtir (13). Prof. İ. Melikoff, Topkapı Arşivi (Evrak No: 2044) ‘nde 1512-1513 kışına ait Osmanlılar’ca araştırılmış Aleviler’in bir listesinden söz eder ki (14), bu düşüncelerimizi kanıtlar.

Yavuz bu önlemlerle de yetinmez. İbni Kemal’e “Rafiziler’in suçlanması, yokedilmesi (Fi Tetfıri’r Revâfız)” konulu bir “risale” yazdırır. İbni Kemal bu risalesiyle “Kızılbaşın malının helâl, nikâhının geçersiz” ve “Kızılbaş öldürmenin caiz” olduğuna fetva vererek I. Selim’in isteklerine destek olur (15).

Yavuz, bahaneyi de yaratmıştır. Bu insanları “kadınlarını ortak kullanmakla”, “Kuran’ı ve camileri yakıp yıkmakla” suçlar (16). Doğallıkla bunlar Aleviyi suçlamanın ve yoketmenin yollarıdır. Oysa Cemal Bardakçı’nın vurguladığı gibi Türkler’in tarihinde “toplu fuhuş” görülmemiştir (17). Hele Alevinin hiç.

Aleviliği karalama ve yoketme, şer’i İslamı kabule zorunlu kılma çalışmaları devlet-ulema-bürokrasi işbirliğiyle daha sonraları da sürdürülür. Aksi durumda “mum söndürüyorlar” suçlamasıyla karşı karşıyadırlar. Alevilerin mülkiyetleri de bürokrasi, devlet yanlısı kesimler, ulema arasında dağıtılır. Yavuz doğu ve güneydoğudaki Aleviler’in topraklarını Hanifi ve Şafii mezhebindeki aşiretlere dağıtır. Baskı altına alınan Aleviler sürekli töhmet altında tutularak susturulmaya çalışılır. Bu devletin bir taktiğidir. İşte devletin bu doğrultuda verdiği ferman ve fetvaları (18):

BELGE: I.

“Denizli’de Sarı Baba Zaviyesindeki Işıklara İlişkin.

Anadolu Beylerbeyisine ve Denizli Kadısına:

Şu günlerden yüce kapıma dilekçe verip Denizli’de Sarı Baba tekkesinde toplanan Işıklar yanlış yol ve inanç birliği içinde olup gece ve gündüz saz ve söz ile şeytanlık edip Ömer ve Osman adlı kimseler yanlarına geldiklerinde ‘kötü adlı kimselerdir. Adlarını değiştirmedikçe içimize sokmayız’ diyerek adlarını değiştirmeleri durumunda ve ziyarete gelen kişilere de önce dışarıda secde ettirerek içeri alırlarmış. Kendileri ise sürekli namazdan uzak olup ‘niye namaz kılmazsınız?’ diye sorulduğunda ‘Bu veliye ettiğimiz hizmet bunun yerini tutar’ derlermiş. Oraların zorbaları ve haydutları genellikle onlara mürid olup ehl-i sünnetlere sürekli düşmanlık etmekte imişler. Bunların durumlarının görülmesi gerektiğini düşünerek buyuruyorum ki,

Bu onurlu kararını ulaştığında güvendiğin, sırdaş adamlarını göndererek onların durumlarını iyice denetlettiresin. Öğrenesin. Bu alanda suçlananları ve dinden dönenleri hapsettiresin. (1567, II. Selim dönemi)”.

BELGE: II.

“İran’la ilişkide bulunan Rafizilerin cezalandırılması hakkında.

Artıkabad ve Zile Kadılarına.

Kadılığınızca gönderilen yazıya göre bölgenizde Rafiziliğin çok yaygın olduğu, zaman zaman bir takım Rafızi köylerinde cem ve cemaatların yapıldığı bildirilmektedir.

Tarafınızdan yaptırılan gizli bir araştırma sonucunda düzenlenen rapora göre Arab köyünde Emir Ali oğlu Mansur Halife namına cem yapıldığı, aynı köyden Şah Ali oğlu Maksut-Mehmet oğlu Kuli-İsmail ve Hasan adlı kişilerin de evlerinde cem düzenlediği, bu cemlere katılanlardan toplanan 1500 sikkenin Şahbende (Şah yanlısı) olan Emir Ali oğlu Mansur Halifeye teslim edildiği, bundan başka Bozok-Tokat ve Artıkabad kazalarında üçbin asker için düzenlenen defterin, adı geçen Şahbendeye verildiği, aynı Şahbende’nin tebdili kıyafet ile bölgenizde dolaştığı, halife adına kılıç ve kaftan getirip Akdağ’da cem ve cemaat yaptığı rapor edilmektedir.

Bu fermanım elinize geçer geçmez, yeniden gerçek bir araştırmanın yapılarak Sünni mezhebe bağlı Müslümanların dışında cem ve cemaat peşinde koşan Rafizilerin cezalandırılması ferman olunmuştur. Fi. 28 Şaban 987 (1579), III. Murat”.

BELGE: III.

“(Amasya ve Merzifon’daki Kızılbaşların cezalandırılması hakkında)

Amasya ve Merzifon Kadılarına

Makamlarınızdan bize gönderilen mektuplara göre bölgelerinizde ikamet eden Vahap Dede ile Mehmet ve Veli adlarındaki kişilerin Kızılbaş oldukları, bunların bölgelerindeki halkı etkiledikleri, onların liderleri durumunda oldukları, kendilerine bağlı halk grupları ile cem ve cemaat yaptıkları bildirilmektedir.

Sizlere hitaben yazılmış olan bu emrim gelir gelmez adı geçen kişilerin derhal yakalattırılarak gerekli soruşturmanın yaptırılması. Bu kişilerin Kızılbaş oldukları, çevrelerindeki halkla birlikte cem ve cemaat yaptıkları gerçek ise muhakeme edilerek cezalandırılmaları ferman olunmuştur. Fi. 2. Zilkade 978 (1570)” II. Selim”

BELGE: IV.

“Kastamonu – Küre ve Taşköprü kadılarına

Taşköprü ilçesine bağlı Hamit Yugi halkı tarafından Yüce İlyas dergahına yakınlık duyan Hacı Yölük-Kırca Kaya ve Kızılcaviran köylerinde Kızılbaş olan kimselerin bu dergaha giderek ilişkiler kurdukları, Recep adındaki Kızılbaş ile birlikte geceleri bir eve giderek cem ve cemaat yaptıkları, saz ve çalgı çaldıkları, birlikte eğlendikleri, eğlence sonunda mum söndürüp birbirlerinin avratları ile ilişki kurdukları bildirilmektedir.

Gerekli inceleme ve araştırmanın yapılarak bildirilen cem ve cemaat gerçekten yapılıyor ise yapılan cemlere baskın yapılarak ilgililerin tutuklanıp hapsedilmeleri, resimleri ile birlikte isim listelerinin bildirilmesi ferman olunmuştur. Fi. 8. Rebüllevvel 979 (1571)11. Selim”.

BELGE: V.

Niksar Kadısına

Mevlana Seyit Mustafa tarafından bildirildiğine göre oradaki zaviyede (Küçük tekke) şeyh olan Erdivan, Çırak Ali ve yandaşlarının Kızılbaş oldukları, bunların zaman zaman toplanarak cem ve cemaat yaptıkları şikayet edilmektedir.

Bildirilen olaylar gerçek ise geçen zaviyeye gidilerek veya oraya müfettiş göndererek gerekli araştırmanın ve incelemenin yapılması, adı geçen kişilerin gerçekten Rafızi oldukları, cem ve cemaatin yapıldığı tesbiti durumunda bunların yakalanıp sürhüser (Kızılbaş) defterine kaydedilerek hapsedilmeleri ve kürek mahkumu olarak gönderilmek üzere adlarının bildirilmesi ferman olunmuştur. (Fi. 24, s, 980 (1572) II. Selim”.

BELGE: VI.

“Amasya’daki Kızılbaşların cezalandırılması hakkında.

Amasya Kadısına ve Amasya Beyine.

Çorum – Zile – Turhal – İiskilip – Osmancık – Artukâbad Hüseyinâbad – Güleş – Ortapare – İnebazarı – Mecitözü, Kazaâbad-Katar-Karahisarı-Demirli ve Havsa Kadılarına.

Yukarıda adları belirtilen kazalarda ve bu kazalara bağlı köylerde bazı dinden sapmış Kızılbaş topluluğunun kimi gecelerde toplanarak cem yaptıkları, bu cemler sırasında Sünni Müslümanlara Yezit geldi diyerek hakarette bulundukları, ayrıca geceleri gizlice yaptıkları bu toplantılarda avratlarını ve kızlarını meclise getirip birbirlerinin avratlarına ve kızlarına tasarruf idüp (ilişkide bulunup) işret yaptıkları, salat (namaz) ve sevm (oruç) bilmedikleri, çocuklarına Ebubekir-Ömer-Osman isimlerini takmadıkları, içlerinde olan bazı kişilere Celâl Halife, Resûl Halife gibi lakapları takarak sözde din uğruna cem ve cemaat yaptıkları bildirilmektedir.

Bu konuda dergâh çavuşlarından Ahmet Çavuşa verilen ferman doğrultusunda hareket edilerek gerekli teftiş ve araştırmanın yaptırılmasını, yukarıda zikredilen kaza ve köylerde şeriata aykırı ve hâşâ çar yarı güzin şer’i şerife muhalif (Seçkin dört halifenin şeriatına aykırı) ibadet ettikleri gerçek ise garez ve kin tutmaksızın tarafsız bir şekilde sicil ve listelerinin yapılarak bildirilmesini, sicilleri çıkarılanların muhkem (sağlam) bir şekilde hapsedilmelerini ve bizden gelecek talimata göre hareket etmeniz emrolunmuştur. Ama, bu bahane ile suçsuz Sünni halka dokunulmaması ve kendi hallerinde olanlara da zulüm edilmemesi gerekmektedir. Bu ferman adı geçen çavuşun kardeşi Hasan’a verildi. Fi. 29 b. 992 (1583), III. Murat”.

II. Abdulhamit’in Doğu illeri Alevi-Kızılbaşları için hazırlattığı bir raporda şunlar belirlenmiştir:

“… Seyyid bu derneğin en üst tarafında ve ocak yanında önceden hazırlanmış olan süslü bir yerde oturur. Sazını çalarak bir takım nefesler okur. Vaaz ve öğütlerde bulunur. Kızılbaşlar sessizlik içinde dinlerler. Sonra sofra kurulur; et, pilav ve tatlılar neşe içinde yenilir. Seyyid yeniden sazını alır ve öğüde başlar. Seyyidin yanına en güzel kızlar ve yakışıklı gelinler otururlar. Sabaha kadar içilir, raksedilir ve eğlenilir” (19).

Belgeler oldukça açık. “Mumsöndü” olayının hangi kaynaklardan çıktığını, kimlerin yarattığını ortaya koyuyor.

Yapılan; toplumu baskı altına alabilmek, özümleyip ortadan kaldırabilmek için suç yaratmaktır. Aleviler en duyarlı noktalarından vurulmuşlardır. Türkiye toplumu en hassas noktasından kışkırtılmış, karalama kampanyasına ortak edilmiş, kampanya yüzyıllarca sürmüş, bu kanı devlet-bürokrasi-ulema üçlüsünce kitaplar, medreseler, camiler yoluyla halkın beynine nakşedildiğinden, Aleviler bir türlü bu onurlarını incitici zanlardan kurtulamamışlardır.

Karalamalar bugünkü olay değil, ta İslamdaki ayrılıklarla birlikte yaratılan uydurmalardır. Bu zihniyet başlarda Hz. Muhammed’in de davranışına kuşkular düşürmüş, yandaşlarıyla gizli görüşmeleri Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ebu Süfyan takımınca “ana-bacı tanımıyorlar” biçiminde yorumlanmıştır. O anlayış, doğallıkla katılmadığı her hareketi aynı mantıkla suçlamasını tarih boyu sürdürmüştür. Bugün kalkıp Aleviliği “mumsöndü”yle suçlamak, Hz. Muhammed’i aynı karalamalarla suçlayan Ebu Süfyan’ların mantığına, insanlık anlayışına düşmekten başka birşey değildir.

Bu mantık bugünün ürünü değüdir. İslam tarihi boyunca siyasal etkenler çerçevesinde oluşmuştur. Muhalif kesimleri, akımları, eğilimleri ve inançları devlet baskısı altına alma mantığına dayanır. Devletin inanç ve siyasal ölçülerini kabul eden bizden, kabul etmeyenlerse ortadan kaldırılmalı ve etkisiz kılınmalıdır mantığına dayanır. Bunu sağlamak için her yol “mübah” görülür ve denenmekten kaçınılmaz.

Devletin aydını, bürokratı, uleması şairin dediği gibi “Yetmiş kafiri öldürmekten sevaptır. / Kim öldürürse bir Kızılbaşı!” (20) anlayışındadır ve kan dökerek, onbinlerce kelle keserek, Alevilerin mal ve mülklerine elkoyarak, dirliklerini ellerinden alarak, kendi yanlılarına dağıtarak bu anlayışını gerçekleştirir. Alevi ayaklanmalarının temelindeyse bu baskılara karşı başkaldırılar vardır. Tarihçi İsmail Hami Danişmend bu yapılanlar karşısında tepkileri haklı bularak şu sözleriyle değerlendirir:

“Fatih döneminden beri devşirmelerin ellerinde bulunan kozmopolit İstanbul Hükümeti, vaktiyle Karamanoğulları’nın, sonra Şiilerin ve ondan sonra Dulkadir beylerinin tepelenmesi (tenkil) ve yola getirilmesi (tedib) gibi birtakım yollarla Türkler’in başına çeşitli milletlerden devşirilmiş ve birer Müslüman ismi takınmış birtakım vatansız serserileri serdar olarak musallat edip, binlerce aileleri mâtem içinde bıraktırmış, servetlere elkonulmuş, ocaklar yıkılmış, kentler ve köyler yıkılıp-yakılmış, tımarlar zaptedilmiş ve dahası göçürmeler bile yapılarak anavatan feci bir sömürge işlemi görmüştür. Azamet devrinin en parlak zamanlarında bile Osmanlı yönetiminin gele-cekte çöküş yollarını hazırlayan en zayıf yanı işte budur” (21).

Alevi-Kızılbaşların toplum dışı nitelenmelerinin arkasındaki neden, devletin çeşiti toplum kesimlerini egemenliği altında zorla da olsa tutma anlayışıdır.

TARİHTE ANAERKİLLİK

Günümüz evlilik, kadın-erkek ilişkisi ve ahlakına uymayan yaşantıyı; insanlık, tarihinde yaşadı ve oldukça gerilerde bıraktı. Günümüzün tarihçi ve toplumbilimcileri insanlığın grup evliliğinden anaerkil aileye, daha sonlarıysa ataerkil aileye geçtiğini bilimsel olarak saptarlar. Bu dönemlerin kimi kalıntıları daha sonraki dönemlerde kimi topluluk ve toplumlarca bir takım inanç ve amaçlarla sürdürülmüştür. Bu kalıntılar genel değil, yerellikler taşırlar. Bir takım dinsel ritüellere dayandırılarak sürdürülmüşlerdir.

Günümüz toplumlarının ve ahlak anlayışının dışladığı fuhuş insanlığın tarihinde “kutsallığına inanılan cinsel ilişki” olarak algılanmıştır. Fuhuş, tektanrıcı dönem öncesi çağlarda “Tanrılara adanan cinsel ilişki” olarak görülmüştür. Fuhuş ilk çağlarda “bekareti; Tanrıya kurban etme” sayılmıştır. Hemen bütün ilkellerde Babil, Sümer, Hint, Yahudi gibi gelişmiş toplumlarda fuhuş ritüel ve kutsal bir nitelik taşır. Tanrı’ya adanan cinsel birleşmelere eski Yunan ve Roma geleneklerinde de saptanmıştır. Bu birleşmeler dinsel bir amaçla, dinsel tören (ayin) ve şenliklerle yapılmaktadır. Tektanrılı dinler fuhuşla savaşmış ve yasaklamışlardır (22).

Günümüz ahlak anlayışına uymayan bir takım evlilikler ve kadın-erkek ilişkileri eski Anadolu ve Asya toplumlarında da yaşanılmıştır. Hititler’de tapınağa kazanç sağlamak için çalışan kutsal fahişeler (hierodul) vardır (23).

Aynı gelenek Mezopotamya uygarlıklarında da görülür. Anu tapınağında da kadınlar kendilerini tapınak adına satmaktadırlar.

Bugünün ahlakına ters düşen gelenekler Ortaasya toplumlannda da vardır. Hun İmparatoru Mete (Maotun) toprak bölünmesini önlemek için üvey annesiyle evlenir. Atını, eşini ve ülkesinin bir bölümünü isteyen düşman devlete, toprağı vermez ama atını ve eşini (karısını) vermekten kaçınmaz. Attila’ya giden Bizans elçilerini, ölen Blade’nin karısı yönetimindeki görevliler ağırlar. Blade’nin karısı elçilik kuruluna kızlar ve yiyecekler sunarlar. Kurul, yiyecekleri alır, kızları geri çevirirler. Marco Polo XIII. y. yılda Asya’da aynı geleneğe tanık olur. Ebu Dülef Seyahatnamesi’nde (X. y. yıl) Karluklar’ın gezgin ve tüccarları konuk ettiklerini, kadın sunduklarını, konuk evdeyken kocanın eve girmediğini yazar. Aynı bilgileri XIII. y. yıl yazarı Zekeriya Kazvini de anlatır. Küme evlilikleri ve cinsel özgürlük eski Türk boylarının kimilerinde oldukça yaygındır. Çin kaynakları Kırgızlar’ın atalarının bu tür yaşantılarından söz ederler. Budist rahibi Hsuan-tsang 646 tarihli gezi notlarında topluca aşk törenleri düzenleyen “Kadınlar Krallığı”nı anlatır. Yakut Türkleri’nin bir prensi toplu aşk partileri düzenlemektedir. Çin kaynakları Buhara ülkesinde kardeşlerarası evliliğin olduğunu yazar. Hazar ve Akhunlar’da kardeşlerin ortak eşleri vardır. Konuklara kadınları sunarak “döl alma” geleneğini Karluklar ile Uygurlar uzun zaman yaşatmışlardır. Moğol kökenli Mongurlar eve gelen konuğa evin bekar kızını sunma geleneğini uzun zaman sürdürmüşlerdir (24).

Cinsel konukseverlik (Sexual hospitalite) ve normal dışı evlilik gelenekleri insanlığın geçmişinde yaygındır. Kutup Kuşağı bölgesi bu tür geleneklerin başında gelir. En belirgin örneğini Eskimolar verirler. Bu yaşantı Tibet’te de çok genelleşmiştir. Eski İsparta’da kadın değişimi, konukseverliğin bir gereği sayılır. Polinezya ve Mikronezyalılar’da yakın arkadaşlar eşlerini karşılıklı değiştirirler. Batı Afrikalı Herorolar’da değiştirme işi kadın ve hayvanlarla birlikte yapılır. Çukçenler’de erkek sefere çıkması durumunda karısını başka bir erkeğe emanet eder. Cahiliye dönemi Arablarında da bu tür gelenekler sürdürülmüştür. Moğollar’da, Kamçatka yarımadası’nda, Kore ve Japonya’da, Amerika Kızılderilileri’nde, Avustralya yerlilerinde, Angola kabilelerinde günümüz ahlakına ters düşen yaşantı biçimleri geleneksel biçimde sürdürülmüştür (25).

Eski dünyada ve Ortaasya topluluklannda yaşanılan bu gelenekler bir cinsel özgürlüğün gereği ve sonucu değildir. Topluluklar kutsallık taşıyan bir dinsel geleneğin yerine getirildiği anlayışındadırlar. Geleneksel toplumlarda konukta (misafir) kutsallık görülür. Bu durum Türkler’in kültürüne ve inancına da girmiştir. Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ül Lügat-it Türk”ünde “Uma gelse kut gelir” (konuk gelirse kut gelir) türünde bir deyim vardır. Konukla Tanrı arasında ilişki görülür. “Tanrı misafiri” sözü bu açıdan anlamlıdır. Konukların memnun edilmesiyle Tanrı’nın hoşnut edileceğine inanılır. Genel ve Ortaasya toplulukları üzerinde alan araştırması yapan sosyolog ve etnologlar geleneğin özündeki bu etkeni görebilmiş ve saptamışlardır.

Fuhuş olarak görülen ve nitelenen bu anaerkil dönem kalıntılarının bir başkası da “döl alma” geleneğidir. Belli bir ilkeden doğmuş ve amaç taşır. Amaç; soyu, yeni kuşaklan iyileştirmedir. Üstün ve soylu kesimlerden “döl alarak” ve “evlatlık” edinerek topluluğun düzeyini yükseltmektir. Bu gelenek Romalılar’da ve Araplar’da vardır. Ortaasya üzerine uzmanlığıyla bilinen Abdülkadir İnan’ın eski avcı ve göçebe Ortaasya topluluklarının “kimi aşağı zümrelerinde bu döl alma geleneğinin bulunduğunu”, bu geleneklerin XIX. y. yılın ortalarına kadar Kara-Kırgızlar’ca sürdürüldüğünü belirtir. Yakutlar’da, karısının başka birinden doğurduğu çocuğu evlat edinildiği, evinden uzun zaman ayrılan erkeklerin karılarının edindikleri gayri meşru çocukları evlatları olarak saydıklarını, “döl alma” geleneğinin “meşru” sayıldığını yazar ve bunların ana-erkil dönemin kalıntıları olan gelenekler olduğunu belirtir (26).

Dede Korkut toplumu da “döl alma” geleneğine yabancı değildir. Dede Korkut öykülerinde bu anlayış görülür. Salur Kazan’la Abhazlara tutsak düşen Oğuz çobanı şöyle seslenir. “Mere kafir, kazanın anası yaşlanmıştır. Oğul vermez. Döl almak istersen karagözlü kızın varsa götür Kazan’a ver”. Oğuz ozanı “döl alma” geleneğini bilmekte, ama ahlak dışı olan bu geleneği Abhazalar’a yüklemektedir (27).

“Döl alma” geleneği bir anaerkil dönem kalıntısıdır. Doğrudan bir fuhuş anlayışının ürünü değildir. Üstün kuşak ve toplum yaratmayı amaçlar. Tarihte Büyük İskender ve Hitler gibi bu anlayışı bir devlet politikasına dönüştürenler de çıkmıştır.

Bu tür örneklere bakılıp ta Ortaasya Türklüğü içerisinde fuhuşun “döl alma”, “cinsel konukseverlik” gibi anaerkil geleneklerin yaygın olduğu sanılmasın. Bunlar oldukça münferit olaylardır. Henüz ilkellikten kurtulamamış boylar içerisinde bir süre yaşatılmıştır. Türk boyları namus anlayışına çok erken dönemlerinde ulaşmış, kadın yüceltilmiş, toplumsal değerine ulaşmış ve bir iffet abidesi olarak görülmüştür. Dünyaya şeriatçı bir gözlükle bakan Arap gezginleri ve yazarlar bile henüz Şamanist dönemdeki kadınların dürüstlüklerini ve namusluluklarını dile getirememezlik edememişlerdir. VI. y. yıl Göktürkleri’nden sözeden bir Çin kaynağı Göktürkler’de; “birisinin karısıyla gayri meşru ilişkide bulunanlar idam olunurdu” demektedir. XI. y. yıl Arap yazarı Gardizi “Türk kadınları pek pakizedirler (temiz)” diye yazmaktadır. Plano Karpini, Marco Polo ve Klaviyo gibi Avrupalı yazarlar gözlemlerini buna benzer sözlerle dile getirirler. Henüz İslamlaşmamış X. y. yıl Oğuz toplumunu gezen Arap gezgini İbn Fazlan, bir şeriatçıya oldukça ters gelen dürüstlük ve kadının namusluluğuyla ilgili şaşırtıcı örneklere rastlar. İbni Fazlan’ın gözlemlerine göre;

“… Kadınlar yerli ve yabancı erkeklerden kaçmazlar. Aynı biçimde, kadın vücudunun hiçbir yerini insanlardan gizlemez. (…) (Kadının kadınlık organlarını açıkta tutması), onu örtüp de başkalarına izin vermesinden daha iyidir. (…) Zina diye birşey bilmezler. Böyle bir suç işleyen birini ortaya çıkarırlarsa onu iki parçaya bölerler. (…) Oğlancılık onlar arasında çok büyük suçtur” (28).

Durumun böyle olmasına karşın, tarihin derinliklerinden kalmış bu geleneklere bakıp da, bunların Alevilerce sürdürüldüğünü savunmak, salt kin kusmaktan başka bir şey değildir. Tıpkı cinsel özgürlüğü kapitalist ve burjuva çevrelerin kendilerinin yaşayıp, sosyalist ve komünist düzenlerde bu tür yaşamın olduğunu savunmaları gibi. Aym mantığın farklı alanlarda yürütülmesidir bu. Arap ve İran yörelerindeki Mazdekilik ve Karmatilik için söylenen kadın ortaklığı, heterodoks hareket olması nedeniyle Alevilik-Bektaşilikle paralellik kurularak, aynı uygulama Alevilere de yükletilmeye çalışılır. Ne var ki yalnızca Alevilere, Sünnilere değil. Oysa Aleviler de Sünniler de aynı Ortaasyalı Türk toplumlanndan gelmektedirler. Bu gelenek yaşıyorsa her iki kesimde de yaşıyordur. Bu gelenekler yüzünden suçlanacaklarsa, her iki kesim de suçlanmalıdır. Geçmişlerine bakılarak suçlanıyorlarsa, Ortaasyalı Türk boy ve toplumları her iki kesimin de atalarıdır. Her iki kesim de bu toplumların devamlarıdırlar. Sünni kesimleri gözardı ederek bu tür kalıntıların tümüyle Alevilerce yaşatıldığını, Alevi çevrelerin bu tür kalıntıların taşıyıcıları ve sürdürücüleri olduğunu savunmak, sosyolojiyle nasıl bağdaşır bilemem. Olan şu ki, şer’i çevreler öteden beri devlettir. Devletin olanaklarını kullanarak karşı kesim olan Aleviliği her yönden kıskaca alarak, bastırmaya ve üzerinde egemen olmaya çalışmışlardır. Bu tür iftiraların yalnızca Alevilere yakıştırılmasının nedeni budur, yoksa Alevilerin “mum söndürme!”lerinden değil.

XIII. – XIV. YÜZYIL TÜRKİYE’SİNDE

ALEVİLİĞİ KARALAYAN İKİ KAYNAK:

Bu dönemle ilgili iki temel kaynak vardır. Biri 1280-90’lı yıllarda Selçuklu Türkiye’sinde Aksaray’da yazılmıştır. Kitabın adı “Fustat ul-adale fi Kavâ’id is-saltana”dır. Yazan Muhammed bin Muhammed bin Mahmud el-Hâtib’dir. Eski Mazdek, Babek, Hurremi ve Batıni toplulukları ve akımlarıyla yola çıkar. Zamanında “Cavlakiler” olarak adlandırdığı Alevi heterodoks kesimleri bu tür topluluk ve akımların devamcığı olarak suçlar. “Zındık”, “İbahi”, “Rafizi” olarak değerlendirir. Namaz, oruç, hac gibi İslamın kurallarını yerine getirmediklerini belirtir. Yalnız kadın ortaklığı, cinsel konukseverlik, yakınlarıyla evlilik ve cinsel ilişki gibi yaşantılarla suçlamaz. Bu topluluklarda, bu tür durumlann olduğuna değinmez. Umarım Alevi-heterodoks toplulukların böylesi bir yaşantıları olsaydı, yazar bu yanlarını belirtmekten kaçınmazdı. Dahası açıklamaktan zevk alırdı. Dönemin gözlemcisi olan bu yazar, bu tür bilgiler vermez (29).

İkinci kaynaksa Osmanlılar’ın kuruluş yıllarına rastlar. 1340’lı yıllarda Niğde’de yazılmıştır. Yazarı şeriat ve ulema kesiminden Niğde’li Kadı Ahmet’tir. Kitabın adı “El-Veledü’ş Şefik”tir. Kaynak Niğde-Aksaray dolaylarındaki Taptuklu, Gökbörioğulları, Turgutoğulları, İlminoğulları, Şeyh İbrahim Hacı yanlıları, Luluva göçebe Türkmenleri’nden ve madenciliği, odunculuğu, kömürcülüğü meslek edinen topluluklardan söz eder. Ona göre “Cihan” bu gibilerle doludur.” Osmanlı şeriatçısı bu boyların “İbahiye” mezhebinden olduklarını, “konuklarına kadınlarını sunduklarını” ve “çam ağacına taptıklarını” yazar.

Kadı Ahmet’e göre; “İblisin kızının öğretmesiyle, kadınların kadınlarla çiftleşmesi, ev sahibinin kızını, karısını ve kızkardeşini konuğuna-komşusuna ve temiz kişilere bağışlaması töresi bu toplumdan kalmıştır. Bunlardan önce hiç kimse böyle bir şey bilmezdi. Anadolu’da her şeyi mübah bilenlerden ve Türk şeyhlerinden bir toplum vardır. Onlara (Taptuklular) derler. Onlar da bu töreye uyarlar. Konuklar hakkında bunu adamlık bilirler. Efendimiz (Nureddin el Mekki) onlarla bulunmuş birçok şaşılacak şey görmüştür. Kullarına da bunları anlatmıştır” “Salih Peygamber zamanındaki kötülükler bu Taptuklular arasında yürürlülüktedir”. “İbrahim Hacı hile, zındıklık ve sihir fenniyle uğraşmakta, Müslümanların karı ve çocuklarına egemen olmaktadır. Zamanın emiri ve hakiminin hükmüyle Niğde kadı ve naibleri tarafından öldürülürse fitne çevre yörelerden ve ülkelerden kalkacaktır”. “İbahiye topluluğunun en büyüğü Niğde’de oturan, kendisine Kera-meti adını veren Ereğlili birisidir” (30).

Kaynakların bildirdiği bu toplulukların çoğu hakkında bir bilgimiz yok. Bu topluluk ve boyların özel olarak araştırılması gerekir. Gökbörioğulları acaba başında ünlü Muzaffereddin Gökböri’nin olduğu Erbil Hükümdarlığı mı? Onların bir uzantısı mı? Şimdilik bilemiyoruz. Fakat bunların birer Alevi-Türkmen boyları, beylikleri olduğu muhakkak. Yalnız kaynağın oldukça karalamakta amaçladığı Taptuklular çok iyi biliniyor. Ünlü mutasavvıf ozanımız Yunus Emre’nin bağlandığı bir akım ve içinde yeraldığı bir Alevi-heterodoks topluluk. Hiçbir kaynak da bu seçkin topluluk hakkında böyle bir savda bulunmamaktadır. Kapıldığı katı siyasal şeriatçı akım Kadı Ahmet’in gözlerini kör etmiş olmalı.

Kadı Ahmet’in yazdıkları ve savları bir yerde belge olamaz. Kuru bir iddiadan öteye geçemez. Yazdıklarının tanığı değildir. İddialarını bizzat görmemiş, gözlemlememiştir. Nureddin el Mekki’den duyduklannı aktarıyor. Bunu kendisi de dile getiriyor. Bu iddiayı belge olarak alsak bile tektir. Bu iddiayı destekleyen başka bir belge, kaynak yoktur (31). Mahmut el-Hatibi’nin kaynağı “Cavlakiler” olarak nitelediği Kalanderi-Haydari topluluklarına karşı olduğunu söyler, bunlan İslami kuralları yerine getirmemekle suçlar ama, namus konularına değinmez. “Kadınlarını-kızlarını ortak kullanıyorlar” gibi bir değerlendirmede bulunmaz. Eğer bu topluluklann bu tür bir yaşantıları ve gelenekleri olsaydı, onlara karşı olan, onları “İbahilik”le suçlayan Mahmut el-Hatib bu yanlarını daha da abartarak yazmaktan çekinmezdi (32).

Siyasallaşmış şeriatçılığın göremediği, sezemediği, anlayamadığı gerçekler vardır. O kesim tarih boyu Alevi gerçeğine erememiş, anlayamamıştır. Olaylara dışardan bakmış, iç yüzüne girememiş, o nedenle de kendisine ancak iftira etmek düşmüştür. Yaptığı da budur. İslamlık kadını erkeğin malı olarak görür. Alevilikte kadın erkeğin malı değildir. Erkek, kadının sahibi değildir ve sahibi olmadığı birşeyi de başkasına sunamaz. Katı İslami çevreler bu inceliği bir türlü anlayamamış, bu nedenle iftira batağına saplanmış kalmışlardır.

Alevi-Bektaşi hareketlerle Sünni nitelikli Mevlevi tarikatı Selçuklu ve Osmanlı döneminde hem içiçedirler, hem de birbirlerine rakiptirler. Toplumun başka başka saflarında yeralmışlardır. Gerek kuramsal, gerekse eylemsel çatışmaları vardır. Doğal olarak Alevi-Bektaşi hareketini çok iyi tanıyan Mevlevi kaynaklar bu tür anlatımlarda bulunur, Alevi-Bektaşi hareketine bu açıdan saldırırlardı. Ahmet Eflaki’den tutun hiçbir Mevlevi yazarı Alevi-Bektaşilerin bu yanına değinmez, bu açıdan girerek suçlamaz ve bilgi vermez.

Alevi-Bektaşilik ve Alevi-Bektaşi dervişler salt Alevi-Bektaşilerce sevilip, sayılmaz. Alevi-Bektaşi dervişlere Sünni halk da inanır ve saygı duyar. Horasan erenlerinin yatırları Sünnilerce de ziyaret edilir, adaklar sunulur. Anadolu’da Alevi-Sünni halkın birlikte sahiplendiği ve ziyaret ettiği birçok evliya mezarı vardır. Bunlar çoğunluk Alevi inancının ve kültürünün birer parçalarıdır. Babai eyleminin bastırılmasında Selçuklu yönetimi Alevi-Babai kitleleri üzerine Sünni insanları görderememiştir. Sünni çevreler de bunların maneviyatı karşısında tedirgindir. Korku, huşu ve saygı duymaktadır. Bunu yerinden gören Selçuklu yöneticileri taktik değiştirerek, bu eylemi Frank askerleriyle bastırmak zorunda kalmışlardır (33).

Kadı Ahmet’in belirttiği bu Alevi-heterodoks topluluklar bir yerde İslam öncesi dinlerinde getirdikleri inanç öğelerini sürdürmektedirler. “Çam ağacına tapıyorlardı” gözlemi onların bu yanını ortaya kor. Mahmut el-Hatib’in kaynağında da buna benzer gözlemler var. Aya, güneşe, yıldızlara “tapıldığı” anlatılmaktadır. Bu dönem Anadolu’sunda “doğa kültü”ne inanıldığı ortadadır. Bu inançlar Sünni-Alevi demeden Anadolu insanı içerisinde yaygındır. Demek ki bu toplulukların tam olarak Müslümanlaştığı, dahası Alevi ve Sünni olarak biçimlendiği bile kuşkuludur. İslam öncesi inançlardan İslamiyete geçiş aşamasını yaşamaktadırlar, bu topluluklar. Şer’i çevreler kendi ahlaksal anlayışlarına ters düşen toplulukların bu tür yaşam ve geleneklerini hemen Aleviliğe mal etmiş ve suçlama nedeni yakalamış olurlar. Bu tür toplulukların İslamlığı henüz yeterince benimsememeleri hele Sünnileşmeyip heterodoks çizgide takılıp kalmaları Mahmut el-Hatib ve Kadı Ahmet gibi şer’i çevreler için yeterli suçtur ve topun önüne alınmalıdır. Öyle de olmuştur. Bu tür toplulukların şer’i çevrelerce karalanmalannın nedeni, onların inançlarını, yani Sünniliği benimsememelerindendir. Yeni Anadolulu olan bu Asyalı toplulukların Alevi çizgide kalmalan şer’i çevreleri komplekse sürüklemiş, devlet ve çevresinin boy hedefi olmalarına neden olmuşlardır. O günlerden başlayan bu olgu ve politika bugünlere dek sürmüştür. Gerek Mahmut el-Hatib, gerekse Kadı Ahmet bu tür toplulukların tümüyle ortadan kaldırılmalarını, yok edilmelerini, yani öldürülmelerini önereceklerdir (34). İşte düşmanlığın ve kinin boyutu. Bu öneriye bakınca yapılan iftiraların nedeni kendiliğinden anlaşılmış oluyor.

Tarihsel olgunun böyle gelişmesine karşın günümüzde birtakım çevreler güya bilimsellik adına eski Anadolu Alevi-heterodoks kesimleri cinsel konukseverliğin töhmeti altında tutarlar. Alevi toplulukların tarihinde bu tür yaşantıları olduğu izlenimini verir ve bu bağlamda bir kanı yaratırlar. Turgut Akpınar bunun örneklerindendir. Şunu söylüyor:

“Cinsel konukseverlik, yeryüzünde birçok yerde görülen bir adettir. Bu adetin bazı Ortaasya Türk kavimlerinde de bulunduğuna dair tarihi kayıtlar mevcuttur. Selçuklular dönemi Anadolu’sunda da bu adetin varlığı bir eserde rivayet edilmiştir. Bu rivayetin doğru olabileceğini, Ortaasya’daki tatbikat göstermektedir. Bizim Toroslar’da göçebe Türkmenler arasında yaşanmış gerçek bir olayı, Ali Rıza Yalgının eserinden çıkarmamızla, bu adetin vaktiyle gerçekten varolduğu kesinleşmiş sayılabilir. Cinsel konukseverlik kalıntısı olduğu açıkça belli olan bu adetin, konu ile ilgisini ortaya koymak, varsa bu araştırmanın ilmi yararını oluşturmaktadır” (35).

Turgut Akpınar 1988’lerde bir tebliğinde yeralan bu kanısını 1994’lerde bir kitabında yineler. “İlmi buluşu”nu şöyle dile getiriyor.

“… Bu akıl almaz gibi görünen adetin, Ali Rıza Yalgının Cenubta Türkmen Oymakları eserinde anlatılan bir olayla ilişkisine dikkat çekerek, bu rivayetin bir esası olduğunun hemen hemen kesinleşmiş sayılabileceğini Tarih ve Toplum Dergisinde yayınlanan bir araştırmamızda belirtmiştik” (36).

Oysa “Cenupta Türkmen Oymakları”nda anlatılan Türkmen boylarındaki incelik çok başka sonuçlara araştırmacıyı götürecek niteliktedir. Burada ahlaksızlık değil, oldukça ince bir ahivkblık [ahbablık?], dürüstlük, içtenlik örneği sergileniyor. Akpınarların anlayamadığı bu dürüstlük ve içtenlikteki incelik, Kadı Ahmet’lerin mantığı, insanlık anlayışı doğallıkla bu mantıktan kurtulamamış günümüz insanını da yanıltacaktır. Sıradan bir insanın yanılması ne âlâ ama, bir araştırıcının yanılması, “bilimsellik” adına bilim dışılığa çıkması oldukça toplulumuz adına zararlı sonuçlar doğuracaktır. Toroslar’daki Türkmen boyları için sözü edilen yaşantı şu. Buradaki ahlaklılığın inceliğine ve içtenliğine dikkat edelim.

“Aşiretler arasında misafire gösterilen hürmet ve fedakarlık hakkında ne kadar değerli övgüler yazılsa azdır. Bu misafirseverlik bazan aşırı denecek derecelere kadar çıkar.

Bakınız Gökdere’de bir gece misafir olduğum İbrahim Ağanın çadırında gördüğüm bir misafir adetini anlatayım:

İbrahim Ağanın obasındaydım; uykumuz geldi, yataklar serildi. Çadırın sağ köşesinde ve girişin başındaki yatağın bana ait olduğu besbelliydi. Çadırın sol köşesi İbrahim Ağaya veriliyordu, İbrahim Ağa derhal yatağına yattı. Çadırı aydınlatan ufak bir ateş aleviydi. İbrahim Ağa ile benim aramda kadınlar, çocuklar yatıyorlardı. Hepsi yatınca ben de uzandım. Ortada yalnız İbrahim Ağanın 17-18 yaşlarındaki kızı kalmıştı. Bu, obanın en yetişkin kızı ve İbrahim Ağanın en büyük çocuğu idi. İşlerini tamamlayarak hepimizden sonra yatacaktı. Benim yanımda boş kalan yatakta bu güzel kız yatacaktı! Benim yatağım ile kızın yatağı arasında ancak on santimlik bir boşluk vardı.

Aradan beş on dakika geçtikten sonra tahmin ettiğim gibi kız geldi, soyundu ve yatağına girdi, uyumaya başladı.

Şimdiye kadar görmediğim bir adet ve bu aşırı misafirperverliğe hayran olarak bir süre düşündükten sonra ben de uyudum.

Ertesi gün uygun bir dille bu adeti İbrahim Ağaya sordum. Ağa bana dedi ki: ‘Biz yürükler bize yakın büyüklere böyle ederiz. Bu adetimiz ata, dede adetidir, nidek (ne yapalım) adet bulunmuş…’

Ben hemen ‘İbrahim Ağa dedim, bu adetten ya bir kaza çıkarsa?’ Ağa hemen cevap verdi:

– Bizim kızlar nefislerine hakimdir. Ama biz misafiri de gözünden biliriz. Eğer bir misafir hainlik eder ve yan gözle bakarsa zorlu düşmanlığımız üstüne gelir. Biz öylesi adamı yaşatmayız. Buralarda ardıç hakim, çam kadı.

İşte öyle bir adet ki, en medeni ve en çağdaş memleketlerde bile benzerine rastlanmaz, İbrahim ağa biraz düşündü ve sözlerine ekledi:

– Taşhan’da misafir bir adam, bir dul gelinin çadırına inmiş. Kalbini bozmuş. Kadın bu herife:

– Ulan rahat dur. Ulan fikrini bozma, demiş. Herif aldırmamış. Sonunda gelin misafiri dana kazığına sıkıca bağlamış ve iyice ıslatmış. Bizim aşiret kadınlarında ve kızlarında senin bildiğin işler yoktur efendi, yoktur dedi ve kollarını kabartarak iftiharla dehşetli bir öksürdü…” (37).

Umarım İbrahim Ağanın Ali Rıza Yalgın’a verdiği yanıtta Turgut Akpınar da kendine düşeni almıştır. Konukla bir arada yatmak oba ve çadır yaşantısının bir gereğidir. Olanaklar o kadardır. Burada bir ahlaksızlık değil, geleneksel toplumun kendine özgü yapısı içerisinde oluşturduğu özveri, sevecenlik, içtenlik ve dürüstlük temelinde oluşmuş bir ahlaklılık vardır. Kimsenin bu güzelim duygularda yanlış sonuçlar ve kötü anlayışlar çıkarmaya hakkı yoktur. Şer’i çevrelerin ulaşamadığı bu güzelim duyguları karalaması, onun aşağılık kompleksinin sonucudur. İnsan/toplum ancak olgunlaşmayla bu tür duygulara, anlayışa ve yapıya ulaşır. Alevi toplumunun tarihsel süreci budur.

Batıni, Alevi ve heterodoks topluluklara ve akımlara ahlak dışı suçlamalar yöneltmek ortodoks İslamın öteden beri sürdürdüğü bir geleneğidir. İslamdan önceki dönemlerde anası, kızı, kızkardeşi ile ilişkiye girdikleri iddia edilen ve kırmızı giysiler giyindikleri için “Muhammere” (Kızıllar) adı verilen Hurremiler için bu niteleme kullanılmıştır. Bu yakıştırma daha sonraları Safeviler’den Şah Haydar’ın ve ardıllarının kullandığı oniki dilimli kızıl renkli “Haydan tac”a, Safevi ordularının taktıkları kırmızı başlıklara ve Anadolu Alevilerinin Safevi dergahına bağlılıklarına dayanarak Sünni kesimlerce Aleviler için kullanılan sözcüğüyle “Muhammere” hakkındaki düşünce ve çağrışımlar Alevilere yöneltilmiştir. Binlerce kez gündeme getirilen bu tür iftiralar işte bu kör bağnazlığın, Sünni egemenliğine yaltaklanmanın ve geleneksellişmiş Alevi düşmanlığının ürünüdür (38).

Ciddi araştırmacılar, yansız bilim adamları, Alevi toplumunu tanıyan, yıllarca onlarla haşır-neşir olmuş bürokratlar bu tür iddiaları ciddiye almaz, dahası bunlarla savaşırlar. Alevi toplumunun ahlaklılığını, dürüstlüğünü ve içtenliklerini her vesileyle ortaya korlar. Prof. Köprülü bu savları “Kızılbaş kesimler aleyhinde Sünnilerce sürekli ileri sürülen suçlamalar” olarak değerlendirir (39). 1930’ların Erzincan’ını çok iyi bilen Erzincan eski valisi Ali Kemali (Aksüt) Bey; “Seyyidin mum söndürmesi, kadın ve erkeklerin birbirine karışması gibi ahlak dışı eylemler gerçeğe uygun değildir. Kaymakamlığımdan beri Kürtlerle ve Kızılbaşlarla meskun çok yerlerde incelemeler yaptım. Bu isnadı doğrulayan bir belirti elde edemedim, edene de rastlamadım” demektedir (40). Yine Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Pülümür, Tunceli, Elazığ ve Konya’da kaymakamlık ve valilikler yapan, yöre halkıyla yakından ilgilenen Cemal (Bardakçı) Bey, “Topluluk halinde fuhuşun kesinlikle yapılmadığını”, “kimsenin de böyle bir iddiada bulunmadığı ve bulunamayacağını” gözlemleri ve saptamalarına dayanarak söyler (41).

Niğdeli Kadı Ahmet’in savı tekdir. Başka bir kaynakça desteklenmemektedir. Aynca duyduklarına, yani ikinci elden söylenenlere dayanır, Bu tür iddiaları tarih bilimi yöntem bakımından doğru kabul etmez. Bu savların tarih bilimince bir değeri ve geçerliliği yoktur. Ne var ki bağnaz kesimler kendi ürettikleri bu yargılara doğruymuş gibi sarılır ve yüzyıllarca temcit pilavı gibi pişirir pişirir insanlığın önüne sürerler. Nedeni karşı görülen Aleviliği yoketmektir. Günümüzde atık bunu anlamamaktan gelmek, Kadı Ahmet’lerin bağnazlığında direnmek olur. Bu davranışta da ne bilimsellik vardır, ne de dürüstlük.

Oysa günümüzde fuhuş ve konuklara kadın sunma dinsel amaçlı değil, toplumsal, ticari ve siyasal amaçlıdır. Bu iş artık bireysellikten çıkıp kurumsallaşmıştır. Bu amaçla kullanılan kadın ve kızlar da bu kurumlarca bulunmakta ve sunulmaktadır. Bunu belli dinlere, mezheplere, kesimlere maletmeye gerek yok. Konukseverliğin bu örneğini İslam, Hıristiyan bütün ülkelerde görmek olası. İş çevrelerinde bunun örneğine sıkça rastlamak mümkün. Yazar Lütfi Kaleli’nin dediği gibi “Bu işleri düzenleyen sektör dahi oluşmuştur. Bu tür ilişkiler sonucu yapılan iş bağlantıları doruk noktasındadır. Ve artık bu uygulama, uygarlığın gereği olarak iş dünyasında ‘mübah’ sayılmaktadır. Ama bunu yapan ‘muteber’ iş sahiplerinin karıları ve kızları evlerinde hanım hanımcık oturmaktadırlar. O tür ‘konukseverliği’ ise, bu işler için yetiştirilmiş kadın ve kızlar yerine getirmektedirler…” (42)

Ne var ki burjuvazi güçlü.
Kim ahlaklı, kim ahlaksız…

Alevilere yükletilen cinsel serbestlik ve cinsel konukseverliğin içyüzü bu.

Osmanlı Tarih ve Hukuk Adamı Cevdet Paşa
Aleviliği Karalama Yarışında:

Cevdet Paşa (1822-1895), bürokratik aristokrasi denecek bir kategoriye giren, Osmanlı’nın tutucu Tanzimat adamıdır. Üst düzeyli kuruluşlarda ve bakanlık gibi önemli görevlerde bulunmuştur. Osmanlı tarihçi ve hukukçusudur. Bu hukuk ve tarih adamı “Komünizm”, “Sosyalizm” ve “Nihilizm”in İran kökenli, “Mazdekçilik”ten çıktığını, sonralarıysa Türkiye’de “Alevilik” adıyla sürdüğünü yazar. Şeriatçı mantığının her türlü suçunu Aleviliğe yükler ve sapla samanı kanştırır. Şunu yazıyor bu Osmanlı devlet, bilim ve hukuk adamı:

“Mazdekçiler İslamın arasına karıştılar. Arasıra bir yolunu bulup din hükümlerini bozmaya kalkıştılar. Çoğu kez de batıl ayinlerini Alevilik perdesi arkasında yürüttüler. Kızılbaşlar Mazdekçiler’in kalıntılarıdır. Batınilik mezhebi de onlarla dalbudak salmış, batıl bir doktrindir ki, bunlara İbâhiyyun adı da verilmektedir. Azgın Şii takımından olan Suriye’deki Nusayriler yani Nusay’ın tarikatından olanlar gibi batıl mezheplere saplananlar hep Batınilik’tendir. Bunlar Kurandaki ayetleri olmadık yanlış anlamlarla yorumlarlar. Yeryüzündeki tüm şeylerin bütün insanlar için olduğu anlamına gelen ayeti, yanlış yorumlayarak herkes herşeye ortaktır, derler. Yoksa her kişinin her şeyde ortaklığı gerekmez. (…) Daha sonraları meydana çıkan komünist, sosyalist ve nihilist mezhepleri hep Mazdeki ayinidir. Bunlar arasında ayrıntıda ayrılık varsa da, hepsi mal kullanma yasalarını ve kadında evlenme usulünü kaldırdıklarından, temelde birleşirler. (…) Mazdekçilik, İran’da çıkmış; İslam ülkelerinde Batıniliğe dönüşmüş ve Aleviliğe bürünmüştür. Daha sonra, Avrupa’ya geçip Frenk giysisini kuşanarak Komünizm, Sosyalizm ve Nihilizm gibi adlar takınmıştır” (43).

Görüldüğü gibi paşa sapla samanı karıştırır. Buna neden de olaya şeriat gözlüğüyle ve Osmanlı tutuculuğuyla bakmasıdır. Özellikle zehrini kusacaktır. Alevilikte kadın ortaklığı olduğunu söyleyecektir. Bu nedenle de kendisine dayanak gerekmektedir. Aleviliği söylencelere bürünmüş, henüz bu kimliğinde de kurtarılamamış İran Mazdekçiliğinin devamı olarak göstermesi bundandır. Aynı mantık onu Alevilikle Komünizm, Sosyalizm ve Nihilizmi bir ve aynı görmeye kadar götürecektir. Özünde kendisi, Alevilik bir yana, komünist düşünceleri yeterince tanımamaktadır.

Cumhuriyet Döneminde de Aleviler
Karalanmaktan Kurtulamazlar:

Cumhuriyet yönetimiyle Aleviler rahat bir nefes alırlar. Ulusal birlik ve bütünlük, din ve mezhep ayrımlarının önüne geçer. Osmanlı ümmetçiliğinin Cumhuriyet ulusçuluğuna yerini bırakmasıyla birlikte mezhepçilik bir dönem için belli ölçülerde geriler. Alevilik-Bektaşilik araştırma ve inceleme konusu olur. Bu alanda Cumhuriyetin ilk dönemlerinde oldukça ciddi araştırmalar yapılır ve yayınlanır. Besim Atalay, Fuat Köprülü ve Sadettin Nüzhet Ergun’un çalışmaları bu dönem yayınlanır. Alevi-Bektaşilik yükselen bir değerdir. Aleviliğin üzerindeki devlet baskısının kalkışıyla birlikte aşağılayıcı türden karalamalar da zayıflar. CHP’yle özdeşleşen Aleviler Atatürk’ten sonra yeniden hedeflenmeye başlanırlar. CHP’nin karşısında yuvalanan dinci-şeriatçı kesimler CHP’ye, CHP’nin “altı ok”una, İsmet Paşa’ya ve Atatürk’e açık tavır alır ve Cumhuriyetin laiklik gibi temel taşıyla oynamaya başlarlar. Böylece Cumhuriyetçi, Atatürkçü ve laik olan Aleviler de yeniden anti-laik, dinci, gerici ve tutucu çevrelerin hedefi olur.

Alevilerin, “Kızılbaşlığından”, “namussuzluğundan”, “kadınları ortak kullandıklarından” ve “dinsizliklerinden” yeniden söz edilmeye başlanır. Bu tür çatlak seslere özellikle 1945’lerden sonra CHP’nin özellikle gözden düştüğü, dinci-şeriatçı ve anti-laik çevrelerin Demokrat Parti içerisinde güçlenerek iktidara tırmandıkları dönemlerden itibaren rastlanır. Bu tırmanış ve çatlak sesler gönümüze kadar sürmüştür. İşte bu döneme ait çatlak seslerden birkaçı:

Cumhuriyetin ilk dönem aydınlarından biri de Naşit Hakkı (Uluğ)’dur. Gazeteci olan bu aydın (!) Dersim’e gider ve Dersim’in “uygarlığa açılışını”, “uyanışını” izler. Ama ne var ki Osmanlı kafasından kurtulamayan bu gazeteci, zehirini bir takım karşıt-Dersimli halkın ağzından kusar ve halktan birilerinin şunları söylediğini yazar:

“Kaçgöç yok… Sünnete bir ustura dokundurup biraz kan çıkarmakla insan Müslüman olur mu? Aile hayatları bizimkinden bambaşka… Bir kardeşin aldığı karıya diğeri pervasızca tasarruftan çekinmez; namus telakkileri bize uymaz” (44)

Dönemin bir başka yazan Eşref Edip’se Alevilerle ilgili utanç verici yazısında şunları söylüyor (45):

“Din üzerindeki baskıyı devam ettirmek için şimdi bir de Alevi sorunu ortaya çıkardılar. Okullarda din dersi okutulurken Ehl-i Sünnet mezhebinden olan milletimizin çocukları aldıkları din duygusu ile ülkede bir yekûn oluşturan Alevilere, Rafızilere düşman oluyorlarmış. Ehl-i Sünnet’in bu düşmanlığı bölücülüğe neden oluyormuş. Ülkede din dersleri genellikle kaldırılıp eğitim-öğretim laikleştirilince, Türk milletinin Alevilere, Rafızilere karşı bir düşmanlığı kalmayacakmış. Bu sayede ulusal birlik sağlanacakmış. İşte bu birliği sağlamak için din adına hiçbir şey okutulmamak, öğretilmemeli! (…) Nasıl? Tam Komünizm ilkesi değil mi? Komünisler de böyle diyor. (…) Alevilerin, Rafizilerin, Kızılbaşların gönlü olsun diye Müslüman Türk çocuklarına din dersi, din eğitimi vermemek çok garip bir iddiadır. (…) Müslüman Türk milleti çocuklarına Kızılbaşların içine düştükleri hurafat gayyasına (cehennem çukuru) düşmemek için, din-i mübinimizin yüksek esaslarını okutmaları, öğretmeleri en büyük farizadır. Aradaki birliği sağlamak için bizi onların derecesine indirmek değil, onları bizim derecemize yükseltmek daha akıllı bir iş olmaz mı? Falih Rıfkı Bey bunu biliyorlar mı? Alevilerin içyüzünü Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili üstad Şemseddin Günaltay’dan dinleyelim:

‘Dünyada, tarihi kendi keyiflerine göre bozmak konusunda en çok maharet gösteren bir bölük varsa o da Alevilerdir. Güya Kuran’ı Hz. Ebubekir ve Ömer değiştirmişlerdir. Hz. Osman da bu değişmiş Kuran’ı yakarak, kendisi bir kitap yapmış ve herkese Kuran diye tanıtmış imiş. Aleviler, aldatıcı düzmecelerle halkı ayarttıktan sonra nerede bir Kuran bulurlarsa yakmışlardır. Amaçları Kuran’ı ortadan kaldırıp, eski geleneklere dönülmesine güvenilir bir zemin hazırlamaktı.’

Alevi mezhebi, önce Ehl-i beyt’e sevgi perdesi altında gizlenerek sonraları Hz. Ali’nin Tanrılığını da savunmak gibi gülünç bir şekilde sonuçlandı. Hz. Ali’yi tanrı edinenler, O’nun resmine tapmayı ve secde etmeyi de caiz görüyorlar. Anadolu’da bilgisizlik ve saçma inançlar altında inleyen Rafizilerin kendi millettaşlarına karşı beslemiş oldukları kin ve nefret, hep bu yoldaki iğrenç telkinlerin uğursuz sonuçlarıdır.

Rafizilerin Sünniler hakkındaki kızgınlık ve nefretleri hükümetin gözünden kaçacağına inandıkları takdirde, köylerine düşen biçareleri dini diri ateşte kızartmak gibi acı olaylara yol açacak kadar köklü ve haincedir. Bir Aleviye göre Sünninin malı-canı-ırzı kendisi için helaldir. Fırsat buldukça, Sünninin varlığını ortadan kaldırmaya çalışmak kendisinin dinsel bir görevidir.

Anadolu’nun en cahil, en uydurmacılara inanan topluluğu bu biçarelerdir. Akla, irfana hatta insana yakışmayacak inançlar bu bedbahtları hayvan seviyesine indirmiştir. Ali’ye tapınmayan, Ali’nin hakkını yiyen Halifelere sövüp saymayan Sünnileri, Kızılbaşlar kafirden daha kötü sayarlar. Kızılbaş karısını Sünni Türk’ten sımsıkı kaçırır, fakat bir Hıristiyandan kaçırma gereğini duymaz. Arif Bey’in ‘Başımıza Gelenler’ kitabında dediği gibi, bu adamlar Sünnileri Yezit olarak tanırlar, her vakit söver ve lanet ederler. Askerlik hizmetini bir angarya gibi görürler. (…) Aleviye göre bir Moskof askeri, dindar ve yurdunu ulusunu seven bir Sünni’den bin kat daha hayırlıdır.

(…) Dedelerin elinde ser deste denilen alaca bir değnek bulunur. Bu sopa, yeşil bir torba içinde saklıdır. Kadın erkek bütün halk, gece dedenin konuk olduğu eve toplanırlar. Dedenin huzurunda ayin-i cem yaparlar. Kadınlar, kızlar, erkekler dedenin dua edip kutsadığı içkilerden içerler. Şarkıcılar saz çalar ve koşma söylerler. Herkes bu odun parçasını öpmeğe can atar ve niyazlarını yaparlar. Dedenin nefesi, doğurmayan kadınlara ruh üfler.

Bunların inançlarının özü uydurma masallara-hurafelere inanmak ve mutlak bir cehaletten ibarettir. İnançları arasında akıl ve mantık namına bir şey aramak abestir, inanç diye o kadar köhne o kadar kokmuş saçmalıklara inanırlar ki bunlara inananların insan cinsinden olduklarına insanın kuşku duyacağı geliyor. (…) Kızılbaşlardan Vazalak adıyla anılan kütle ise dağa, taşa, ağaca, direğe tapmaktadırlar.

(…) 1853’de Kırım Savaşı günlerinde (…) Ali Bey adında bir Kızılbaş isyan etmiş, yörede bulunan Tercan ilçesinin Kızılbaş olmayan köylerini yakmış, yıkmış ve birçok mal ve hayvan gasbetmiştir.

Bu hastalığa karşı ciddi önlemler almak gerektir. İslami Evkaf tan yararlanarak bir yandan yer yer yatılı ve uygulamalı okullar açmak, diğer yandan vaizler, mürşidler yetiştirmek, muhtelif illerde bunları yetiştirecek vaaz ve ir şad (aydınlatma) kurumları açmak gereklidir.

(…) Halk Partisi (…) Alevilik sorununa (…) ‘onlar da kendi çocuklarına kendi dinlerini öğretmek isteyeceklerdir’ demektedir. Eğer Aleviler bağımsız bir din ve inanç sahibi iseler istedikleri gibi dinlerini, inançlarını çocuklarına öğretsinler. Fakat bunlarda ne din var ne mezhep!..”

Eşref Edib’in kaleminde açıkça Alevilik düşmanlığı kusuluyor. İçi kan ve hınçla dolu bir insanın zehiri bunlar. İnsanlığı yaralayacak ne kadar kötülükler varsa Alevilere yüklemeden çekinmemiş. Diniyle, inancıyla alay etmiş, aşağılamış. İlkel olarak nitelemiş. Alevileri önceki dinlerini sürdürmekle suçlamış. Oysa, öreğin Sabilik gibi önceki dinlerin inanç öğeleri Sünni İslamca da sürdürülür. Adak, mezar ziyaretleri, Kâbe saygısı gibi Sabilikten kalan türlü inançlar özellikle Sünni İslamlıkta vardır. Bu sosyolojik bir olaydır.

Eşref Edib bilinen saldırı ve suçlama yöntemlerini yineler. Alevilerin kendi inanç sistemlerini öğrenmeleri ve sürdürmelerini “komünistliğin hortlatılması” korkutmacasıyla baskı altına almaya çalışır. Alevi toplumunu Sünni toplumu üzerinde bir “zulüm makinası” olarak göstererek, bu yüzyıllardır birlikte yaşayan Türkiye toplumunu karşı karşıya getirmeye çalışır. Alevilere aynı zihinler ve çevreler tarafından tarih boyu ne kadar iftira edilmişse, bunların tümünü yeniden kızartarak toplumun önüne sürmeye çalışır. Alevileri “dinsizlik ve mezhepsizlik”le suçlar. Üstelik bu düşmanca tavrını bakmadan Alevilik sorununa çözüm arar. Alevi toplumu için kurtuluş yolları, reçeteleri önerir. Doğallıkla önerisi XVII. y. yıldaki Aziz Hüdai Efendi’nin önerisinden hiç de farklı değildir. XVII. y. yılın Osmanlı şeriatçısı XX. y. yılın ortalarında ve Cumhuriyet Türkiye’sinde Eşref Edip olarak seslenmektedir. Önerisi Alevilerin Sünnileştirilmesidir. Bunun için devlet kurumlarını açıp, planlı-programlı eğitim çalışmaları yapmalıdır. Sonuç olarak şu amaçlanmaktadır. Alevilerin Alevi olarak yaşamaları olanaksızdır. Aleviler varlıklarını ancak Sünnileşmiş olarak, Sünni İslam olarak sürdürebilirler.

” İlmihal”lerin Teraneleri:

Aleviliği hedefleyen yayınlardan biri de İlmihallerdir. İlmihaller, Sünni-İslami çevrelerin bir başvuru kaynağıdır. Bunlar arasında en yaygını ve tutunanı Hüseyin Hilmi Işık’ın “Saadet-i Ebediye”sidir. “Tam İlmihal” olarak adlandırdığı bu eseri Aleviliğin merkezinde yer alan Abdal Musa gibi kimseleri “Cavidan okuyan kafirler” olarak suçlar. Bektaşilerin “İslamiyeti yıkmak için çalıştıkları”nı ve “hiç namaz kılmadıkları”nı yazar. Alevi-Bektaşiliğe bakış açısı budur. Alevi inancını yalnızca dedeye bağlanmak ve ona hizmet etmek düzeyine indirger. Ve “bütün ibadetleri bundan ibarettir” der. Aleviliğe, en özen gösterdiği namus noktasından saldırarak, bu çevrelerin sürekli yinelediği “kadın ortaklığı” suçlamasıyla karalar. Sanki olayı görmüş, gözlemlemiş gibi inandırıcı bir biçimde anlatır. Utanmadan şu yalanları dizer:

“Evli olanı kadınlarını, kızlarını da toplantıya getirir, içirirler ve dans ederler. Birisi, birinin kadınını veya kızını beğenirse, erkeğe gelip, sizin bahçeden bir gül koparacağım der, izin ister. O da karısını çağırıp, bu canın talebini hak et der. Sonra takbil ederdi (öper). Bu istek karşılıklı olursa, iki adam da babanın önüne gelip izin isterler. Baba izin verirse, ömürleri boyunca birbirlerinin eşlerini istifraş ederlerdi (odalık gibi kullanır ve cinsel ilişkide bulunurlardı).”

Hüseyin Hilmi’nin bir başka iftirası da şöyle:

“Bir toplantı gecesinde, Babanın önüne bir kadın gelip baş eğdi. Baba bana bukağı çöz dedi. Baba, dilediği birine, kalk şu bacıyı tomruğa vur dedi. Adam, kadınla bir odaya çe-kildiler. Bir derdine derman arayan bir kadın, bir Bektaşi ka-dınına sorar. O da bizim baba iyi büyü yapar diyerek, tekkeye götürür. Soyun! Baba geliyor derler. Kadın, olmaz der ise de, sakın ha. Buradan sır çıkmaz, cenazen çıkar diyerek korku-turlar. Kadın teslim olur. Sonra, getiren kadın buna. Babanın işi kötülük değildi. Hz. Ali’nin sünnetini yaptı der”.

Hazretin iftiraları bununla bitmez. Bir de öğüt-nasihat verir:

“Şarap içen, namaz kılmaz. Anası ile, halası ile, teyzesi ile zina eder. Şarap içen ile arkadaşlık etmeyiniz. Cenazesine gitmeyiniz. Buna kız vermeyiniz. Onun kızı ile evlenmeyin” (46).

İnsanlar neyi düşünür, neyi tasarlar ve çevreye nasıl bakarlarsa başkalarını ve çevrelerini de öyle görürler. İnsanın, acaba H. Hüseyin Işık kendi beynindekilerini dile getiriyor demesi geliyor. Umarım bunlar Hazretin beyninin ürünleri ve kuruntuları olsa gerek.

Hüseyin Hilmi’nin teraneleri bununla da bitmez. Aleviliğin bütün değerlerini aşağılarken, onların karşı olduğu ve lanetlediği bütün öğeleri yüceltir. Alevilere karşın Muaviye’yi sahiplenir, onun İslam içinde açtığı yaraların savunucusu olur. Alevi düşmanı H. Hilmi Işık açıkça Muhammed-Ali çizgisi karşısında yer alan Muaviye’nin İslam anlayışının ve yolağının içinde yeralır. Onu Ehlibeyt’ten göstererek aklamaya çalışır. Tavrını açıkça şöyle ortaya kor:

“Rafizi denen bozguncular, Müslümanların Alevileri çok sevdiklerini görünce, Müslümanları aldatmak için kendilerine Alevi dediler. Bu zındık Aleviler, Hz. Muaviye’ye lanet ediyorlar. Muaviye Hz. Peygamber Efendimizin eshabındandır. Hem de kayınbiraderidir. Yani Peygamber Efendimizin Ehli-beyt’indendir. Hz. Hasan hilafeti kendi arzusu ile Muaviye’ye bıraktı. Layık olmasa bırakır mıydı?

Peygamber Efendimiz, esbabımı seviniz. Esbabıma düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur. İşte biz gerçek Müslümanlar, Muaviye’yi bunun için çok seviyoruz. Ehlibeyt torunlarından birkaçına saygısızlık yapanlar, kötülenemez. Kafir denemez. Hiç birine dil uzatamayız. Kusurlarını konuşmak doğru değildir” (47).

Akıl, mantık “siz Müslümanları”nın Muaviye ve izdaşlarının Hz. Muhammed ve Ali soyuna, yoluna zarar verdiği, kıydığı için “sevdiklerinizi” söylüyor ki doğru olan budur. “Sizin”, “sizlerin”, “sevginizin” nedeni bu olsa gerek.

Cephe Hükümetleri Bu Kervana
Ders Kitaplarıyla Katılıyor:

MC Hükümetleri döneminde okullara el atılır. Amaç genç beyinleri kendi doğrultulannda eğitmek, yetiştirmek. Sağ tandanslı bir toplum yetiştirmek. Programlarında Alevilik de vardır. Demokratik, laik ve Atatürkçü düzenin bir güvenci olan Aleviliği karşılarında en büyük engel görüyorlardı. O nedenle bu inanışı karalayarak gençliğin ve gelecek toplumun benimseyemeceği, dahası savaşacağı bir inanış konumuna sokmayı tasarlıyorlardı. Böylece Alevilik Türkiye gündeminden çıkacak, toplum sağcı ve Sünni bir anlayışta olacaktı.

Özellikle toplumsal bilimlerle ilgili ders kitapları hazırlatıldı. Yazarların hepsi MC kafalı sağcı insanlardı. Edebiyatlar Mehmet Kaplan’a, tarihler Yılmaz Öztuna’ya, felsefe Mubahat Küyel’e yazdırıldı. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Mubahat Küyel’in lise son sınıflar için hazırladığı “Felsefeye Başlangıç” adlı ders kitabı Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu’nca da onaylanmıştır. “Doktor”ları “işçiler”e göre daha saygın insanlar olarak gören bu ders kitabı Aleviliği çocuklarımıza şöyle öğretiyordu:

“Ehl-i Sünnet, Kuran-ı Kerim’e olduğu gibi inanıp ‘ahkam’a uyanlardır. Şia, din başkanlığı meselesinde Ali’yi tutanlardır. Bunlar Ali’yi Tanrı mertebesine çıkaranlar (Gâliye)dir… Gâliye’ye göre domuz eti ve şarap, dince yasak (haram) değildir, helâldir. Evli erkek ve kadının evlilik dışı cinsel ilişkiler kurması (zina) da helâldir. Din yasasının buyruklarını dinlememek gerekir”.

O dönemler kitaba tepkiler doğdu. Birçok öğretmen kitabı okutmadı. Öğrenciler okumayıp, yırttılar. Dönemin, CHP Erzincen Milletvekili Nurettin Karsu, konuyu parlamentoya getirdi ve Kitabı Meclis kürsüsünde yırttı. Halkımız duyarlılık gösterdi.

“Galiye”, Ali’nin Tanrılığına inanan Şia mezhebidir. Burada aslında verilmek istenen Galiyecilik değil, Aleviliktir. Fakat açıkça Aleviliği dile alamadığından Galiyecilik altında örtüleyerek; Alevilik yeterince suçlanmaya, gelecek kuşakların ürkeceği duruma sokulmaya çalışılmıştır.

Burada bir takım sorular akla geliyor.

• Prof. M. Küyel, bu tür yalan dolana ders kitabında yer veriyor. Talim ve Terbiye Kurulu ortaöğrenime uygun görüp onaylıyor. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Ali Naili Erdem’se devlet hazinesinden halkın parasını kullanarak bu kitabı yayınlıyor ve tüm okullara dağıtıyor. Prof. M. Küyel’in Alevi düşmanlığı açık. İftiralara ders kitabında yer verişinden belli.

• Bir felsefe ders kitabında mezheplerden söz edilmesine ne gerek var? Bu bir din dersi mi? Bir lise öğrencisine çağdaş felsefe akımları böyle mi okutulur, öğretilir?

• Laik bir devlette, devletin bastırdığı kitap İslamın mezhebine nasıl küfreder? Gericinin de gericisi kişilerin Alevilerin yaşayış ve inançlarına değin uydurmaları, Türkiye halkını birbirine kırdırmak için mi okullarda ders niteliğine getiriliyor?

• Talim ve Terbiye Kurulu böyle bir ders kitabını nasıl, hangi ölçülerde Ortaöğretim için uygun bulup onaylıyor?

• Bakan Erdem o kitabı nasıl bastırıyor? O kitabın basılması için devlet hazinesinden harcanan paralar arasında Alevi yurttaşların ödediği vergilerin bulunduğunu bilmiyor mu? Bu ülkede yaşayan milyonlarca Alevi yurttaş; inançlarına sövülsün, kişiliklerine küfredilsin, kendilerine iftira edilsin diye mi vergi ödüyorlar? Bu nasıl bir sorumsuzluk?.. Bu nasıl devlet ciddiyeti? Bu nasıl vicdan?..

• Bugün bir takım karanlık kafalı insanlar ortaya çıkıp, sokaklarda cinayet işliyorlarsa, Atatürk’ün bıraktığı laik devleti Şeriat devletine çeviriyorlarsa neden şaşıyoruz? O günkü tutumun bugünkü sonucu böyle olur doğallıkla.

Günümüz Cevdet Paşaları:

Ahmet Cevdet Paşa’yı fazla suçlamayalım. O, Osmanlı döneminin insanı. Kısaca Ortaçağ ürünü. Önünü göremeyen Osmanlı aydınlarından. Günümüzde daha beterleri çıkabiliyor, daha iğrencini kusabiliyor, tüm Alevi-Sünni demokrat, insancıl ve aydın kesimleri incitebiliyor ve yaralayabiliyor. İçlerinde Güner Ümit gibi Ortaçağ’ın ürününün ürünleri olanlar da çıkabiliyor.

“Tarih Boyunca Alevilik” yazarı Tarık Mümtaz Sözengil, 12.5.1993 günü HBB TV kanalının “Yüksek Tansiyon” programına çıkan vaiz Hasan Ali Buldan bunlardan birileri, günümüzdeki devamcıları. Sözengil, Karaca Ahmet ve Şahkulu’nda açık olarak izleyip çekimler yaptığı Alevi Cemlerini gizli çekim olarak sunup giz (sır) yaratmaya, kuşkular çekmeye çalışıyor. Bu tür dinsel törenleri, tapınçları “sapıklıkla suçluyor. “İbn-i Seba Masalı”nı yineleyip toplumun önüne sürüyor. Artık Türkiye Aleviliğiyle yolları çoktandır ayrılmış, İran Şiiliğinde gördüklerini Aleviliğe yüklemeye çalışıyor. Söylentinin her ne kadar doğrulanmadığını belirtiyorsa da, “çamur at izi kalsın” anlayışıyla “mumsöndü” olayına kuşkulu bir anlatımla değiniyor ve beyinleri bulandırmaya çalışıyor. Anadolu insanının kültür zenginliklerini göremeyerek yatır ve eren mezarlarına niyazın yalnızca Aleviliğe özgü olduğu kanısıyla, Aleviliği “Batıllık” ve “İslam dışı”lıkla suçluyor. Oysa bu tür kabirlere gitmek, niyaz etmek salt Aleviliğe özgü değil, bir yerde Anadolulu’ya özgü, Balkanlı’ya özgü. Sünnilerde de var aynı inançlar. Ben Zile’de Sünni olduğu bilinen “Horasan Erenleri”nden Çeltek Baba’nın mezarını ziyarete Alevilerle değil, Sünni köylüleriyle katıldım. Onlar da tıpkı Aleviler gibi yatıra niyaz oluyor, saygı duyuyor ve kurban kesiyorlardı. Sözengil ve Sözengiller’in bu Anadolu gerçeğini görmeleri gerekir (48).

Doğallıkla bunlar ve bunlar gibileri gerici bir tarikatın çağdışı temsilcileri olmalılar.

Aydınlar Karalamalara Karşı:

Hangi toplum olursa olsun; suçlanması, karalanması, insanlık hak ve özgürlüklerine saldırılması, insanlık vicdanına yakışmaz. Bu davranışların karşısında öncelikle aydınlar vardır. Bu bir aydın sorumluluğudur. Aydınlar, tarih boyu bu zorlukları göğüsleyerek; toplumların gözündeki karaperdeyi çekmiş, önlerindeki ayakbağlarını almış ve toplumları karanlıktan-gerilikten aydınlığa çekmişlerdir. Aydınlar, toplumların kılavuzlarıdır. Aydın tavrını, aydın vicdanını -yeterli olmasa da- Alevilik olayında da görüyoruz. Alevi, Sünni ve yabancı aydınlar gerici ve bağnaz şeriatçı çevrelerin tarih boyu sürdürdükleri bu karalamalara en güzel yanıt olmuşlar, karşı çıkmışlardır. Bakalım:

I. TBMM Aksaray milletvekili Sünni kökenli Besim Atalay 1924’lerde “Bektaşilik ve Edebiyatı” adlı kitabında şunu diyor:

“Sünnilerin [Alevilerin] sandıkları gibi mum söndürme olayı yoktur. Bu çirkin bir iftiradır (…) Ayin-i cemlerde mum söndürme değil, ufak bir hareket, küçük bir gürültü bile olmaz” (49).

“Alevilerde boşanmak yok gibidir. Köy Bektaşilerinde fuhuş yoktur. Fuhuş eden bir kadını -Hele Sünnilerden birisiyle olursa- hiç affetmezler. Sırasını bulurlarsa öldürürler. Köy Alevilerinde zina ve özellikle livata hiç duyulmamış bir olaydır. Abdallarda da fuhuş bulunmaz” (50).

E. Behnan Şapolyo “Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi”nde şunları söylüyor:

“Kızılbaşlıkta mum söndürme ve kadın iştiraki (ortaklığı) kesinlikle yoktur” (51).

“Türk kızılbaşlarında bu ölçüde aile ahlakı var iken bunlara (Mum söndü!) isnat edilmektedir. Kızılbaşlıkta mum söndürerek birbirlerine girmeleri kesinlikle yoktur. Türk ulusu tarih boyunca fuhuşu kötü görmüştür. Özünde ahlak dışı bir topluluğun yaşamasına da olanak yoktur. Mum söndürmek meselesi tümüyle yanlıştır” (52).

Sünni ve bir Diyanet yetkilisi olan yazar Abdülkadir Sezgin Eline-Beline-Diline sahip olmanın Alevi-Bektaşilerin temel eğitimi olduğunu vurgulayarak şunu yazar:

“Beline sahip olmak; insanın nefsine sahip olması, harama ‘uçkur’ çözmemesi, zina yapmaması ve bu yolda kendisini denetlemesi demektir” (53).

Sünni kökenli ve bir toplumbilimci olan Prof. Mehmet Eröz’ün belirlemeleri şu:

“Tahtacılar, zina edeni yakmak suretiyle cezalandırırlardı (…) Yörükler de, zina edeni, çam ağacına bağlayarak yakarlardı. Bunu yaşlı yörüklerden dinlemiştik. Elli yıl önce Söke’nin Sofular Köyünde (Çepni Köyü) bir yolsuz kadın, çifte ile vurularak cezalandırılmıştı.” (54).

Sünni kökenli ilahiyatçı bir bilim adamı olan Doç. Yaşar Nuri Öztürk’ün gözlemleri de şöyle:

“Sema, yani zikir kadın ve erkeklerin birbirlerinin ellerini tutarak dönmeleriyle olur. Karşı cinsler birbirlerini kucaklamazlar, sarılmazlar. Coşku ve dalınç içinde bir süre sema edip dönen dervişler, yine mürşidin işareti ile bir son dua yaparak dağılırlar, işin esası budur. Bunun aksine ‘ayinde kadın-erkek sarmaş-dolaş olmakta, ışıkları söndürerek adi ilişkilere girmekte’ vs. biçimindeki iddialar, Bektaşiler’in lanetle andıkları ve bizim de hiçbir zaman gözlemleyemediğimiz şeylerdir” (55).

Sünni kökenli ve ilahiyatçı olan Prof. Ethem Ruhi Fığlanı’nın saptamaları ve değerlendirmeleri de şöyle:

“Alevi ayin-i cemleri, en az ikibin yıllık geçmişi olan ve islamsal renge bürünmüş dinsel toplantılardır. Büyük bir gizlilik ve kapalılık içinde olan bu toplantılar, kollektif bilinç ve mensubiyet duygusunun çok güçlü ve sağlam duruma geldiği anlaşılmaktadır. Halk arasında haksız yere ‘mum söndü’ biçiminde aşağısama ve ahlak dışı öğelerin bulunduğu bir gizli toplantı olarak görülen ayin-i cemler, tanıtıldığı biçimiyle, tam aksine, iffetli, saygılı, dayanışma ve kaynaşma tavır ve ruhu içinde gerçekleşen bir “Halk Meydanı “dır. Göründüğü ve sanıldığı gibi bir işret meclisi, bir ahlaksızlık toplantısı değildir. Tam tersine, ilahi hakikatin doğduğuna, katılanların manevi açıdan yüceldiğine inanılan bir İbadet ve zikir meclisidir. Niyaz Meclisi’dir.

Tümüyle töreye bağlı olarak yürütülen bu toplantıların, aslında Alevi-Bektaşi kesimlerinin dirlik ve düzenliliğinin, birlik ve dayanışmasının temeli olduğu; din ve dünya işlerinin bu toplantılarında çözüme kavuşturulduğu anlaşılmaktadır.” (56)

Alevilik-Bektaşilik üzerine araştırma yapanlardan İ. Mesut Erişen ve Kemal Somuncugil’in ortak kitaplarındaki gözlemleri sonucu oluşan kanıları şu:

“Bektaşiler’de nikahı Babalar kıyarlar. (…) Ehl-i Sünnet imamına kesinlikle nikah kıydırmazlar. (…) Bunlarda karı boşamak yoktur. Köy Bektaşileri’nde fuhuş, tümüyle yasaklanmıştır. Yani, fuhuş eden bir kadını kesinlikle affetmezler. Hele Sünnilerle olursa; sırasını bulunca fahişeyi hemen öldürürler. Köy Bektaşileri’nde (Alevilerde) onun için zina, livata hiç işitilmez” (57).

Ömrünü Alevi-Bektaşiliği araştırmayla geçirmiş Rus kökenli Fransız Prof. İrene Melikoff’un gözlemleri ve değer yargısı önemlidir. Otuz yılını bu alana ayıran bu yabancı bilgin şunu yazıyor:

“Ünlü ‘Bektaşi sırrı’ üzerine birkaç söz ile konuyu kapatacağım. Bektaşiler, uydurma ve karalayıcı ‘zan’lara hedef oldular. Gece alemleri ile suçlandılar ve suçlanmaktadırlar. Bir mum söndü’den söz edilir. Gerçekte Bektaşi törenleri, Oniki İmam temelli Şiiliğin Oniki İmam’ı için, oniki mum yakılarak başlar. Alevilerde sülük töreni sırasında, kurban olarak bir horoz törenle kesilir. Suçlayıcılar, horoz ötünce mumların söndüğünü ve alemin başladığını ileri sürüyorlar. Bu iftiralar, yabancı inançlara karşı -her zaman ve her yerde- söylenenlere benzemektedir. Bektaşiler ve özellikle Aleviler, bu nedenle, törenlerini geceleri ve gizlilikle yapma durumunda kalmışlardır; eza görerek ve koşulların zoru ile sülük törenleriyle birlikte, kapalı cemiyetlere dönüşmüşlerdir. Bu da kendiliğinden bir gizlilik söylentisi (mythe) yaratmaya yeterli olmuştur. ‘Bektaşi sırrı’ yoktur. Bu ancak, bir söylencedir, fakat bütün bir topluluk, onunla, yüzyıllar boyu, önce yanlış anlaşılmış, sonra da eza ve iftiralara uğramıştır. Gerçeği söylemenin artık zamanıdır” (57).

“Bu iftiralar, zamanıyla Mani’cilere, Cathare’lara ve bütün gnostik’lere karşı yönetilenlerin aynıdır ve cahil insanların kendi cemaatlerine yabancı bir öğeye eğiliminde oldukları, gece alemleri ve cinsi serbestlik gibi suçlamalardır. Bu suçlamalar, hiç kuşkusuz eski dionizyak gizliliklerinin (mystere dionisiapue), Roma Lupercale’lerinin, Valpurgus Gecesi’nin, Sait-Jean Ateşi’nin ve bizim Carnaval’imizin ardında gizlenen putperest (painen) öğelerin bereket törenleriyle birlikte yürüyen cinsi serbestliklerin belirsiz anılarına dayanmaktadır. Ve elbette, benzerleri gibi Anadolu’da da bu törenlerin yapıldığı bir zaman olmuştur; fakat bu, uzak zamanların karanlığında kalmıştır ve gözönüne alınamaz. Ayrıca, suçlamalar hiçbir kesin olguya dayanmamaktadır. Buna karşılık, problemi yakından inceleyenler, araştırmalarını bu zümrelerle sıkı ilişkilere ve uzun süre onların yanında kalmaya dayananlar, bu karalamaların gerçekliliğini kabul etmemektedirler. Bu zümrelerin cemaat dışı (heterodexe) bir islam uyguluyor olsalar da, Müslüman ülkelerde yaşıyor olduklarını ve inançlarının İslami bir cila ile kaplanmış bulunduğunu unutmamak gerekir”. (58)

Alevi cemlerinin fuhuş yatağı, cinsel ortaklığın rahatça yapıldığı, toplu sekslerin düzenlendiği yerler olmadığını özellikle Sünni kökenli araştırıcı, gözlemci ve bilim adamlarının kalemleriyle kanıtlamaya çalıştık. Çoğu da tarihçi Ahmet Yaşar Ocak gibi bu yüzyılların masallarını “karşıtların dedikoduları”, “asılsız rivayet” ve “klasik hikâye” olarak görür ve ciddiye almazlar (59). Çünkü bilim çevreleri çok iyi bilmektedir ki Aleviler Ayin-i Cem’i dinsel bir tören olarak yaşatmaktadırlar. Bir dinsel-toplumsal kurumlarıdır Alevilerin. Aleviliğe din olarak karşı olan halkın, gözleri şeriat gözlüğüyle kapatılmış -sözüm ona- okumuşların Cem’i bir seks yeri olarak görmeleri, öyle propaganda yapmaları işlerine gelmektedir. Hasan Ali Buldan gibi kafalar doğallıkla Alevilerin dinsel-toplumsal duygularıyla duruldukları, arındıkları, kendi bağlamlarında tapındıkları (ibadet ettikleri), toplu niyazlarını (-namaz) yerine getirdikleri bu törenlerine “mum söndürüyorlar masalını” uyduracak ve yükleyecektir. Araştırmacıların, bilim çevrelerinin Alevi-Bektaşilerin ahlaklılığına güvenleri vardır. Nedeni şu: Çünkü Alevi halkını biliyor ve tanıyorlar. Sağlıklı düşündükleri için de sağlıklı görüyorlar. Şer’i-Sünni çevreler de Aleviliği tanımaya çalışsa umarım kalıplaşmış düşünceleri değişecek, beyinlerindeki putlar yıkılacaktır. Türkiye toplumunun sağlıklı, önyargısız ve hoşgörüyle düşünmeye gereksinimi vardır.

ALEVİLİKTE KADIN

Alevilikte Kadının Yeri Yücedir:

Şer’i dünyanın hiç yapamayacağı bir yaşantı vardır Alevilerde. Kadının yüceliği, saygınlığı da bunlardan biri. Tarihinden getirdiği özellikleri korumuş; Ortaasya Türk-Türkmen boylarındaki kadının özgürlüğü, serbestliği, iş yaşamındaki yeri, savunmadaki etkinliği, aile içindeki etkili konuma; genel,
yerel ve dinsel toplantılara katılımı Anadolu coğrafyasında oluşan Alevilikte aynen korunmuş ve daha da geliştirilmiştir. Şer’i-Sünni çevrelerdeki örtünme, kaç-göç Alevilerde yoktur. Kadın-erkek birlikte camiye gitmezlerken, Alevilerde Cem’de kadın ve erkekler birlikte tapınırlar, birlikte Semah’a kalkarlar. Evlenme ve boşanma hukuklarında da Alevi kadını güvence içerisindedir. Alevilikte kadının toplumsallaşmasında sakınca görülmez. Kadın aşağılanan bir varlık değil, yücelen bir varlıktır. Anadır, eştir. Bu nedenlerle olacak ki Alevilikte tek eşli evlilik esastır. Alevilikte kadın “topraktır, yurttur”. Kutsallığı bu düzeydedir. Yani “Toprak-Ana”dır (60).

Aleviliğin Şer’i-Sünnilikten ayrıldığı en önemli özellik kadındır. Şer’i anlayışta kadın “erkeğin tarlası”dır. “Eksik”tirler. Gerektiğinde “dövülebilirler”. Mirasta kadınlar erkeğe eşit değillerdir. Erkek, kadının iki katı mal alır. Kadının boşanma ve boşanılması durumunda çocuklarını sahiplenebilme hakkı yoktur. Kadınlar imam ve halife olamazlar. Yöneticilik yapamaz, topluma giremezler. Kadınlar tek başına tanık olamazlar. İki kadının tanıklığı bir erkeğe eşittir. Kadınlar örtünmelidirler. Seçime katılamazlar. “Uğursuzlardır”. Kadının kestiği yenmez, v.b. (61).

Oysa, Alevilik kadın konusunda Şeriatın bu kurallarına bağlı kalmaz. Anadolu Alevi toplumunun tarihinden getirdikleri İslami bir biçime sokularak uygulanır. Dede Korkut’ta kadın “baş tacı” ve “evin direği”dir. “Kız anadan görmeyince öğüt almaz” denerek ailede ve çocukların ahlaksal eğitiminde kadın ön plana çıkarılır. Çoğu Türk boylarında aile başkanı kadındır. Türk destanlarında kadın kutsal bir varlık ve tanrıçadır. Yaratılış destanında Tanrıya insanları ve yeryüzünü yaratması düşüncesini Ak Ana adlı bir kadın verir. Oğuz’un anası Ay Kağan da böyle kutsal bir kadındır. Kadın için “hanım”, “begüm”, “bike”, “eke” gibi adlar kullanır. Evli kadınlara karşı işlenen suçlar ağır cezaları öngörür. Şamanlığa göre gökyüzü ve güneş kadın, yeryüzü ve ay erkektir. Kırgızların Manas Destanı’nda kadın evin yazgı ve namusunun koruyucusudur. Kötü iş yapanları kadınlar kurtarır.

Kadının bağlılığı ve yuva sevgisi sınırsızdır. Kazaklar’ın Kablandı Destanı’nda kadın bir tanrıça gibi koruyucudur. Destan kahramanının en iyi arkadaşı kadın ve atıdır. Altay destanlarında kadının konumu yüksektir. Kahramanlar, eşinin ya da kızkardeşlerinin bağlılık ve destekleriyle ölümden kurtulurlar. Oğuz boylarında, kadın evde eşit haklara sahiptir. Giyiminde kapalı değildir. Eşiyle birlikte savaşlara katılır (62).

İslam dönemine giren Türk-Türkmenler’de de bu ve buna yakın kadın özelliklerini görürüz. Babai eylemine kadınlar da katılır. Toplantılarda “er-bacı” hep birarada yer alırlar. Birlikte semaha kalkılır, birlikte savaşa girilir. Alevi-Türkmen ayaklanmalarının hepsinde kadın ve çocukların katılımları vardır (63).

Aşıkpaşaoğlu’nun yazdıklarına bakılırsa Anadolu Sel-çuklu Devleti’nde Ahiliğin-Bektaşiliğin bir kolu olarak “Bacı-yan-ı Rum” kurulmuştur. Bu bir kadın örgütlenmesidir (64). Hacı Bektaş’ın manevi mirasçısı bir kadın olan Kadıncık Ana (Fatma Bacı)’dır. Şeri dünyaya karşın Alevi-Bektaşilikte za-viye, tekke ve ocak başında bir çok kadın bulunur. Kız Bacı, Ahi Ane, Sağn Hatun, Hacı Fatma, Hacı Bacı, Hundi Hacı Hatun, Surhe Bacı gibi… (65).

Anadolu’da dede ocaklarının başlarında “Ana”lara rastlanır. Tokat yöresi Hubyarlı Sıraç Alevilerinin bir bölümü Veli Baba’ya bağlanmışlardır. Onun Halep’e sürgünü ve orada ölmesinden sonra bu kesim eşi Anşa Bacı’ya bağlanırlar. Hatta bunlara Anşa Bacılılar denir. Anadolu’da kadın adına bağlı ocakların ilki budur. Afyon’un Emirdağ ilçesinde “Hüseyni” denen bir topluluk XX. y. yılın başlarından itibaren Zöhre Bacı’ya bağlanmışlardır (66).

Alevilikteki kadının konumuna bu bağlamda bakmak gerekir. Kadının konumu, İslam öncesi konumunun daha geliştirilmiş bir devamı niteliğindedir.

Alevilikte kadının toplumda önemli yeri vardır. Din adamı olan dedenin eşi “ana”dır. Ona da dede ölçüsünde saygı duyulur. Kadın erkeğiyle birlikte dinsel törene (Cem’e) katılır. Semaha kalkar. Kadın hayvan kesebilir. Şeriat dünyasındaki “kadının kestiği yenmez” anlayışı geçersizdir. Kadınlar eşleriyle birlikte savaşa katılırlar. Bunun en özgün örneği Çaldıran Savaşı ve çeşitli ayaklanmalardır. Çok evlilik ve çok eşlilik yoktur.

Hz. Ali, Hacı Bektaş ve daha birçok Anadolu velisinin yaşamı bunun örnekleridir. Bektaşiliğin idealize ettiği kadın tipi; “Kadıncık Ana”nın Alevi-Bektaşilikteki yeri ve düşünce için en güzel örnektir. “Hacı Bektaş Velayetnamesi”nde idealize edilen kadının konumunu Gölpınarlı şöyle çiziyor:

“… Kadına verilen hak. Uyanık Fatma Bacı, bütün erenlerin duymadığını duyuyor. O zaman kız, öyle olmasına karşın erenler meclisinde, onların yemeklerini pişirmede. Erenler meydanına ve muhabbetine kadını da erlerle birlikte alan Bektaşilikteki ileri görüşün, düşünce özgürlüğünün çekirdeğini taşıyor bu menkıbe” (67).

“Kadına saygı tasavvuf düşüncesinin belirgin niteliklerinden biridir” (68) diyor Doç. Y. N. Öztürk haklı olarak. Mutasavvıflar din, dil, ırk ayrımı gözetmedikleri gibi kadın-erkek ayrımı da yapmamışlardır. Kadın haklarının en büyük savunucuları olmuşlardır. Özellikle bunu onların evlilik yaşamlarında görebiliyoruz. Mutasavvıflar genellikle tek evliliği ve tek eşliliği uygulamışlardır. Ünlü hiçbir mutasavvıf birden çok evlenmemiştir. Mutasavvıflar (sofiler) “cariyelik” kurumuna da karşı çıkmışlar ve cariye edinmemişlerdir (69). Bundan olacak ki Alevi-Bektaşilikte “odalık”, “oynaş”, “metres” gibi kadını gerçek kişiliği dışında bir “gönül eğlencesi” olarak gören durumlar olmamıştır. Ayrıca “Talâk-ı selâse” denen kadını boşama ve ancak yeniden evlenerek ayrılması durumunda alabilme sistemi de yoktur (70).

Dünyaya daha insancıl, daha yumuşak bakan tasavvuf akımı için şeriatın katılığından kurtuluşun bir sonucudur bu. Bu nedenle olacak ki, Alevi toplumlannda kadın göreli olarak daha özgür ve daha katılımcı bir konuma yükselmiştir. Kaç-göç ve örtünme gibi kadını sakıncalı ve ayıplı gören anlayışlardan Alevi toplumu uzak kalmıştır. Aleviliğe göre; “önemli olan nokta, örtünme değil, ‘utanma duygusudur’ (hicab)” (71). Bu, kişiye iç denetim (oto-kontrol) getirir. İşte Alevi kadınını insanlık bilincine, kişiliğine ve kimliğine ulaştıran bu duygudur.

Alevi geleneğinde dolu bir kadın yüceltisi ve eşitliği vardır. Alevi düşüncesinin temeli olan Hz. Ali -çok eşli evliliği (poligami) iliklerine kadar sindirmiş Sami ırkının bir insanı olmasına karşın- eşi Fatıma ölmeden ikinci bir evlilik yapmamıştır. Hacı Bektaş’ın Kadıncık Ana’yla olan ilişkileri “Velayetname”de oldukça insancıl ilişkiler bağlamındadır. Alevi söylenceleri hep eşe verilen değer üzerine kuruludur. Örneğin Tokat yöresinde yaygın olan Hubyarlı Ocağı’nın kurucusu Hubyar hakkında anlatılan söylence bunun en açık örneğidir. Söylenceye göre, Osmanlı sarayına çağrılan Hubyar eşinden izin almadan yola çıkar. Köyün çıkışında tahta kılıcını taşa çalarak “nüfuzunu” dener. Kılıcı taşı yarmaz. Bu işte bir eksiklik var, der. Hanımından izin almadığı aklına gelir. Geri döner. Eşinden “helallik” (izin) alır. Yeniden “nüfuzunu” denediğinde tahta kılıcı taşı yarar, artık. Burada aile birlikteliği içerisinde kadına verilen üstün yer ön plana çıkmaktadır. Bilindiği gibi Alevilikte “canlar” sözü içerisine yalnız erkek girmez, kadın da bu kavramın içerisinde yer alır.

Alevi-Bektaşilikte kadın namusun, iffetin, dürüstlüğün simgesidir. Bu nedenle oldukça yüceltilir. Anadolu’da Alevi yörelerde kadınlar kavgaları durduran, barışı ve düzeni koruyan bir öğedirler. Kavga sırasında kadınların araya girmesiyle, kadının başındaki puşusunu (başörtü) döğüşen erkeklerin ayaklarının önüne atmasıyla kavga edenler dururlar. Kadının puşusu/leçeği namusun simgesi sayıldığından, namusla özdeşen kadının aracılığı kavgayı durdurur. Bu, kadının yüce bir değer olarak görülmesinin sonucudur (72).

Alevi – Bektaşilikte “aşını, işini, eşini bil” sözü, önemli ölçüde yol göstericilik özelliği taşıyan bir toplumsal yaptırımdır. Hacı Bektaş, “eşinden başkası bacı kabul edile” sözüyle tek eşliliği önermiş ve bunun savunucusu olmuştur. İnsan ve toplum doğasına, insan onuruna bunun uygun olduğu düşüncesindedir. Hacı Bektaş “Kadınlarınızı okutunuz”, “Kadınlarını okutmayan uluslar yükselemezler” der. Böylece kadının toplumda yerini almasına ve “insan” işlemi görmesine çalışır.

Bir Bektaşi şiiriyle kanıtlayalım:

Bektaşi kimsenin malını çalamaz
İbadet etmek için tembel kalamaz
Bir kadın üstüne bir daha alamaz
Boşanmaz oldukça zevcesi sağ.

Hacı Bektaş’a göre kadın “eksik” değil, bu; kişinin, toplumun yanlış düşüncesinin ürünüdür. Şu dizeleriyle gerçeği ne çağdaşça dile getirmiştir:

Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde
Hakk’kın yarattığı, her şey yerli yerinde
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok
Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde…

Şu bir gerçek ki (araştırmacı İlhan Cem Erseven’in deyişiyle) “Alevi – Bektaşi tarikatının diğer tarikatlardan ayrılmış olduğu tek yön, bu tarikatın toplum içinde kadınlara vermiş olduğu büyük değerdir” (73).

İ. Zeki Eyuboğlu Alevi-Bektaşilikte kadının şu üç konumunu saptar:

• Kadın yaş durumu, evdeki ve toplumdaki konumuna göre ana’dır. Öyle sayılır, öyle sevilir.

• Kadın kocasının, erkeğinin yanında eş’tir. Karşılıklı saygı ve sevgi temeldir. Aynı zamanda tarikat gereğidir.

• Kadın bacı’dır. Eşinin dışında bütün canlarla kardeştir (74).

Eline, Beline, Diline Sahip Ol:

Alevi inanç dünyasının kökenini “Eline, beline, diline sahip ol” yasağı oluşturur. Bu yasaklar Önasya dinlerine özgü bir yasaklar düzenidir. Büyük olasılıkla Aleviliğe Maniheizm üzerinden geçmiştir. Maniheizmdeki “dilin, elin, belin mührü” aynen Alevi-Bektaşilikte vardır. Alevi-Bektaşi “Buyruk”u bu “üç mührün kişiyi kötülükten uzak tutacağı”nı vurgular (75). Zamanla bu yasaklar farklı türevlerde dile getirilseler de hepsinde doğruluk payı vardır. Şundan: Tarihsel süreci içerisinde Alevi-Bektaşilik değerlerini geliştirerek daha genelleşmiş, daha evrensel kılmıştır. Ahlak değerlerinin boyutları ulusal kültürünü de içerecek biçimde genelleşmiştir. Yani “el-bel-dil” yasaklaması zamanla “yurdunu, kültürünü, öz dilini koru!” boyutuna kadar genişlemiştir. Yazarların bu anlatımların birini kabul, ötekilerini yadsımalarına katılmıyorum. Soruna Alevi-Bektaşiliğin değerlerini ulusallaştırması ve evrenselleştirmesi açısından bakmak gerekir. Bu nedenle Maniheizm kaynaklı olan bu ilkeler Alevi-Bektaşilikle özümsenip; hem Alevi toplumu, hem de ulusal boyutta genellik kazanmışlardır.

Bilindiği gibi el, hırsızlıklan önlemeyi; bel, hakkı olmayan cinsellikleri yasaklamayı; dil, başkasını incitmemeyi, yalan söylememeyi amaçlar. Bunlar Cemlerde dualarla, gül beliklerle, öğütlerle sürekli yinelenir. Birer eğitim hükmü olmuşlardır. Toplumun beynine işlenmeye çalışılır. Bunlara uymayanlar Alevi toplumunca “düşkün” sayılırlar.

“El-bel-dil” ilkesi “edeb” sözcüğüyle somutlaşır. Alevi-Bektaşiliğin ahlak anlayışı burada yatar. Yunus Emre bu anlayışı “Elin tek, dilin pek, belin berk tut” biçiminde dile getirir. Kaygusuz Abdal; “Dört kitabın manası/Var eden öğren edep” der. 19. y. yılın Alevi Ozanlanndan Mir’ati ise bu ilkeyi şöyle dile getirir.

Elsisiz belsisiz dilsisiz amma
Gezeriz âlemde erkekçesine (76).

“El – bel – dil” ilkesine zamanla “işine, aşına, eşine sahip ol!” üçlemesi de eklenmiştir. Bu Aleviliğin ahlak ilkelerine daha yaşamla ilgili bir içerik katmış, boyut kazandırmıştır. “El” il (=yurt=ülke)”, “dil”, “öz dil = yabancı diller karşısında Türkçe’nin korunması, yaşatılması, geliştirilmesi”, “bel” ise “çoğalmak, kültürünü ulusal varlığını korumak ve yaymak” anlamları yüklenerek Alevi-Bektaşilik güncelleşmiş, zamanımız açısından değerlendirilerek anlamlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu, Aleviliğin geçirdiği tarihsel süreç açısından ve zamana uygun yapıya ulaşılması bakımından anlamlıdır.

Tarihçi E. Behnan Şapolyo Alevi-Bektaşiler’in “namusa çok önem verdiklerini” yazar (77). “Namus” toplumsal koşullarda yaratılmaya çalışılır. Namuslu olma koşulları varsa, yaratılınsa namuslu olunacağı anlayışı egemendir Alevilerde. Öncelikle o koşulları yaratmak amaç edinilir.

Toplumbilimci Prof. Mehmet Eröz alan çalışmaları sırasında Malatya Alevileri arasında kimi anlayışlar saptar. Halk arasında bunlar birer and, yemin söylemine dönüşmüşlerdir. Örneğin; “Bu sözden dönersen, bu ikrarı bozarsan, büyük kız saklamış kullardan ola mısın?”. “Ayalini yalın ayak gezdirmiş kullardan ola mısın?” gibi… Anlaşılıyor ki evliliği özendirici bir tutum egemen. Alevi babası kızının evlenmesi için elinden gelen titizliği göstermek zorundadır. Bunu yapmayan ana-baba “makbul” görülmez. Erkeklerin eşlerine iyi davranmaları, gereksinmelerini gidermeleri, aç-yoksul bırakmamaları, çocuklarını sevip gözetmeleri törelerindendir ve tarikat buyruğudur (78).

Alevi “Buyruk”u kadına nitelik biçer. Özellik arar. Dürüstlük ve bağlılık ister. Evliliği, yuva kurmayı özendirir. Aileyi toplumun temeli gördüğü için evliliği zorunlu kılar. Bu sahip olabilmede evlilik koşulu arar. Evlenmemiş insanların tam ve yetkin olamayacağı, inancın kurallarını yerine getiremeyeceği kanısındadır (79).

Alevi-Bektaşilikte karısını “tellak eyleme”, “bekar kıza sarkıntılık etme”, “derdine derman olmayan” suç ve günahlardandır (80).

Alevi-Bektaşilik’te “livata” türü normal dışı ilişkiler yasaktır ve görülmez (81).

Bu anlayışlardan ötürüdür ki, Alevilerde -zina dışında- her olur olmaz durumda kadın boşanmaz, yuva yıkılmaz, aile ocağı söndürülmez. Kadın boşayanlar ve aile ocağını sarsıcı davranışlarda bulunanlar “düşkün” olur ve Cem’de yargılanırlar.

Düşündürücüdür. Alevi-Bektaşi toplumu aile ve kadın konusunda bu kadar titiz olmalarına karşın İslami-Şer’i çevreler nasıl olur da Aleviliği bu yanıyla suçlarlar. Oysa Alevi-Bektaşilikte;

• Kadın boşamak, çok eşli evlilik yapmak, kadını fuhuşa sürükleyici davranışlarda bulunmak yoktur, yasaktır.

• Eline, beline, diline anlayışı vardır. Böyle bir eğitim ve yasaklama içerisindedir. Kesinlikle başkasının namusuna bakmama anlayışı esastır. Bütün kadınlar “can”dır, “bacı”dır.

• “Helalinin dışındakilere uçkur çözülmez” ilkesi vardır. Eşin dışındakilerle ilişki kurulmaz. Oynaş, odalık, metres, cariyelik olmaz. Buna kesinlikle uyulur. Uymayanlar “düşkünlük”le cezalandırılır. En ağır ceza bu tür zina suçlarına karşılıktır. Suçlu Cem’in kararıyla toplumca dışlanır.

Doğallıkla bu iftiraların arkasında öteden beri varolan devlet-bürokrasi-ulema yatmaktadır. Devlet ulema ve bürokrasinin (ehl-i örf ve ehl-i şer) çabasıyla resmi devlet dininin dışındakileri baskı altına almıştır. Alevi-Bektaşiliğe yüklenenler de devletin bu tür tavrının sonucudur.

Bugün olan ve düşünülenler de o günlerin devamıdır. O günkü yapı bunun sonucu olan anlayış bugün de korunmakta ve sürdürülmektedir.

Bugün zaman zaman basında yeralan haberler Alevi-Bektaşi ve tüm demokrat, laik ve aydın çevreleri incitse de o günkü karanlık düşüncelerin bir devamı olarak görülmelidir. 1989’da çıkan iki haber insanlarımızı üzmüştü. Ankara Ayrancı Lisesi öğretmenlerinden Ahmet Günay derste; “erkeklerle kadınların el sıkışması zinadır. Batı’daki kızlar, Kızılbaşlarda olduğu gibi önce babalarıyla yatıyorlar. Alevilerde kızlar babalarıyla, erkekler de analarıyla gece ışıklar sönünce ilişkide bulunuyorlar”, diyordu. İstanbul Gaziosmanpaşa “Mehmetçik İlkokulu Müdür Yardımcısı İbrahim Demirkan’sa; “İstanbul’da yaşayan kadınların yarısı fahişedir. Alevilerin kızlarının yüzde yetmişinde kızlık zarı yoktur. Çünkü onların aile yaşamı yoktur”, diyebiliyordu. Bunlar ne ölçüde doğru, ne ölçüde yanlıştır. Yanıtı yukarıda yeterince verildi. Bunlar bir takım hastalıklı beyinlerin ve karanlık düşüncelerin hezeyanlandır. Gerçekle bağı olmadığı gibi, Alevilik düşmanlığının somutça sırıtmasıdır. Olaya bu bağlamda bakmak gerekir.

Türkiye tarihinde feodallar ve burjuvazi sürekli olarak kadını mal (meta) olarak görmüştür. “Ortaklık”, “ortaklaşacılık” denince kadını da bu anlayışın içinde düşünmüşlerdir. Oysa bu, yaşamın kendisini değil, feodal ve burjuvazinin kendi kafalarındakinin yansımalarıdır. Aleviliğe yüklenen böylesi bir yansımanın ürünüdür.

ALEVİLİKTE MÜTA NİKAHI YOKTUR:

Belli bir süre için iki yanın da isteğiyle, belli bir ücret ödeme koşuluyla kadın kiralama biçiminde yapılan evliliğe Müta denir. Ticaret, hac ve savaş nedeniyle evinden bir süre uzak kalan insanların kadınlarla yasal ilişki kurmalarını sağlamak amacıyla eski Araplar’ın getirdiği bir kolaylıktır.

Müta evliliği İslam öncesi Arap geleneğidir. İslamiyet döneminde de özellikle savaşların uzun sürdüğü dönemlerde yürürlüğe sokulmuştur. Hayber Savaşı sırasında kaldırıldığı Hz. Ali’ce söyleniyorsa da, daha sonraları da uygulandığı görülmektedir. Taberi Tarihi gibi kaynaklara göre bizzat Hz. Muhammed de Müta evliliği yapmıştır. Kuran’ın Nisa: 24-25. ayetleri Müta evliliğiyle ilgilidir ve karşılığının (ücretinin) verilmesi koşuluyla Müta’ya izin verir. Bu evlilik usulü Halife Ömer yönetiminin sonlarında tümüyle kaldırılır.

Bugün Sünni kesim bu nikahın geçersizliğini benimser, ama bu tür evlenmeleri “zina olarak” değerlendirip cezalandırmaz. Şiiler arasındaysa halen uygulanmaktadır. Alevi-Bektaşiler’de ise kesinlikle böyle bir evlilik ve nikah yöntemi yoktur. Tarihlerinde de görülmemiştir. Onlar evliliklerini yasal (resmi) yollarla yaparlar (82). Tarık Müktaz Sözengil gibi Alevilik düşmanlarının Müta evliliğini “Alevilikte de varmış” gibi göstermeleri boşuna bir uğraştır. Kötü niyetten başka birşey değildir.

ALEVİLİKTE DÜŞKÜNLÜK KURUMU:

Alevilik, suç işlemeye karşı yargı ve cezalandırma sistemini getirmiştir. Alevilikte bu demokratik yöntemlerle yapılır. Yargılama Cem’de katılanların önünde yürütülür. Cemlerde talipler yargılandığı gibi suç işleyen ve yanlışlar yapan dedeler de yargılanır. Alevi yargılamalarının asıl demokratikliği buradan kaynaklanır.

Alevilikte suç işleme ve yoldan çıkma “düşkünlük”tür.

Suç işleyense “düşkün”dür. Basit suçlara ihtar ve ayıplama türünde cezalar verilir. Fakat asıl önemlisi zina, hırsızlık, kadın boşama, nikahlı kadınla evlenme, adam öldürme, “kul hakkı” yeme türünde suçlardır. Bunlar ağır suçlar olduğundan ağır cezalar gerektirir. Bunlar “yoldan düşme”yi gerektiren suçlardır. Böylelerinin o toplum içerisinde yaşama olanağı yoktur. Toplumunca dışlanmışlardır. Bu durum halkın, suç işleyene karşı bir boykotudur bir bakıma.

Şuna dikkat etmek gerekir.

• Alevi toplumu “namus”, “zina”, “adam öldürme” ve “kul hakkı” gibi suçları ön plana çıkarmıştır.

• “Kul hakkı”nı üzerinden kaldırmayan, haksızlığa uğrayanın gönlünü/rızalığını almayan Cem’e, Cemaate ve toplumun arasına dönemez.

• “Düşkünlük”le Hıristiyan dünyasında uygulanan “Aforoz”u bir tutmamak gerekir. “Düşkünlük”, “kul hakkı” için kurulmuş bir kurum; “Aforoz”sa kilise hukukunu korumak amacıyla oluşturulmuş bir kurumdur. İkisi arasında köken, değerlendirme ve amaç bakımından hiçbir özdeşlik yoktur.

KESİM I – DİPNOTLAR:

(1) Şamanlığın etkisi için bkz: Nejat Birdoğan – Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik, Hamburg Kültür Merkezi Yay. ist. 1990, s: 252.

(2) Enver Behnan Şapolyo – Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, Türkiye yay. İst. 1964, s: 614.

(3) Geniş açıklamalar için bkz: İsmet Zeki Eyuboğlu, Bütün Yönleriyle Bektaşilik, Yeni Çığır yay. İst. 1990, s: 60 v.d.

(4) Bkz: J. Kıngley Birge – Bektaşilik Tarihi, Ant yay. İst. 1991, s: 198; Prof. Mehmet Eröz – Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik, Kültür Bak. yay. Ank. 1990, s: 96 v.d.; Prof. Ethem Ruhi Fığlalı – Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Selçuk yay. Ank. 1991, II. Baskı, s: 326 v.d.; Prof. Fuad Bozkurt – Aleviliğin Tarihsel Boyutları, Yön yay. İst. 1990, s: 156.

(5) Bkz: Şapolyo, s: 314.

(6) Bkz: Bozkurt, s: 77.

(7) Bkz: Ahmet Yaşar Ocak – Bektaşi Menkıbelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, ist. 1983, s: 129.

(8) Açıklamar için bkz: Bozkurt, s: 26. 16

(9) Hoca Sadeddin Efendi – Tacü’t – Tevarih, Kültür Bak. yay İst 1979, c: IV, s: 171.

(10) Mehmet Yaman – “Erdebil Sofuları” (Aşıkpaşazade Tarihi’nin orijinalinden yayınlanmamış bölümler), Cem Dergisi, sayı: 32, s: 36-39, Ocak 1994.

(11) Fetvanın metni için bkz: Prof. M. C. Şahabettin Tekindağ – “Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi”, İ. Ü. Ed. Fak. Tarih Dergisi, c: 17, Sayı: 22, s: 54 v.d. Mart 1967; Burhan Kocadağ – Doğu’da Aşiretler, Kürtler, Aleviler, Ant yay. İst. 1992, s: 120 v.d.; Baki Öz – Alevilik İle İlgili Osmanlı Belgeleri, Can yay. İst. 1995, s: 103 v.d., Belge: 85.

(12) Belge için bkz: Kocadağ, s: 121; Baki Öz – Alevilik ile ilgili Osmanlı Belgeleri, s: 256.

(13) Bkz: B. J. Von Hammer Purgstall – Osmanlı Devleti Tarihi, Üçdal Neşriyat, İst. 1984, C: 4, s: 1058; Kocadağ, s: 122 v.d.

(14) Prof. İrene Melitoff – Uyur İdik Uyardılar, Cem yay. İst. 1993, s: 246.

(15) Bkz: Tekindağ, c: 17, sayı: 22, Ek: I; Baki Öz – Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları, Ant yay. İst. 1992, s: 125.

(16) Çetin Yetkin – Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May yay.İst. 1974, c: I, s: 192.

(17) Cemal Bardakçı – Alevilik, Ahilik, Bektaşilik, Ank. 1950, s: 105.

(18) Fermanlar için bkz: Ahmet Refik – Onaltıncı Asırda Rafizilik ve Bektaşilik, İst. 1932, s: 29, 38, 40; Burhan Kocadağ – Doğuda Aşiretler, Kürtler, Aleviler, Ant yay. İst. 1992, s: 132-137; Nejat Birdoğan – Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, Alev yay. 1992, s: 283 v.d.

(19) Belge için bkz: Şapolyo, s: 283; Baki Öz (1995), s: 145 vd. (Belge: 117).

(20) Şair Mahfi Divanı’ndan (s: 97) aktaran; Mehmet Yaman – Alevilik, İst. 1993, s: 59.

(21) İ. Hami Danişmend – İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c: II, s: 122’den aktaran Yaman, s: 50. Alevi ayaklanmalarıyla ilgili bir tarih araştırması ve denemesi için şu çalışmamıza bkz: Baki Öz – Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları, Ant yay. ist. 1992.

(22) Bkz: Orhan Hançerlioğlu – İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İst. 1975, s: 199, “Fuhuş” maddesi.

(23) Doç. Yusuf Kaya – Eskiçağ Tarihi, A. Ü. yay. Eskişehir, 1991

(24) Bkz: Doğan Avcıoğlu – Türklerin Tarihi, Tekin yay. İst. 1978, c: I, s: 226 v.d.; Turgut Akpınar – “İlginç Bir Adet: Cinsel Konukseverlik”, Tarih ve Toplum Dergisi, Sayı: 54, Haz. 1988, s: 34.

(25) Turgut Akpınar, Sayı: 54, s: 34.

(26) Abdülkader İnan – “Göçebe Türk Boylarında Evlatlık Müesseseleriyle İlgili Gelenekler”, Makaleler ve İncelemeler, TTK yay. Ank. 1968, c: I, s: 314 v.d.

(27) Orhan Şaik Gökyay – Dedem Korkut Kitabı, İst. 1973, s: 27.

(28) İbni Fazlan Seyahatnamesi – Haz. Ramazan Şeşen, Bedir yay. İst. 1975, s: 31, 34.

(29) Bu eser, içerdiği bilgiler ve gözlemler için bkz: Prof. Osman Turan – “Selçuk Türkiyesi Din Tarihine Dair Bir Kaynak”, Fuat Köprülü Armağanı, İst. 1953, s: 531-552.

(30) Bu bölümler için bkz: Osman Turan, a.g.m. s: 544, T. Akpınar, a.g.m. sayı: 54, s: 30, 31; Abdülbaki Gölpınarlı – Alevi-Bektaşi Nefesleri, İst. 1963, s: 272 v.d.; Prof. Fuat Köprülü – Osmanlı imparatorluğunun Kuruluşu, Ank. 1972, s: 169 .d.; Doğan Avcıoğlu – Türklerin Tarihi, Tekin yay. c: IV/1751; V/2222; Doç, Mikail Bayram – Ahi Evren ve Ahi Teşkilatının Kuruluşu, Konya, 1991, s: 126; Doç. Mikail Bayram – Bacıyan-ı Rum, Konya, 1987, s: 53, Turgut Akpınar – Türk Tarihinde İslamiyet, İletişim yay. İst. 1994, s: 92 v.d.; Nejat Birdoğan – Anadolu Aleviliğinde Yol Ayrımı, Mozaik yay. İst. 1995, s: 598 v.d.

(31) Turgut Akpınar, Sayı: 54, s: 30, 31.

(32) Bkz: Osman Turan, a.g.m. s: 546.

(33) Osman Turan, a.g.m. s: 545 v.d.; Reha Çamuroğlu – Tarih Hete-rodoksi ve Babailer, Der yay. ist. 1990, s: 188.

(34) Bkz: Osman Turan, a.g.m. s: 541, 542, 550; Turgut Akpınar, a.g.m. Sayı: 54, s:..

(35) Turgut Akpınar, a.g.m. Sayı: 54, s: 34.

(36) Bkz: Akpınar (1994), s: 93.

(37) Ali Rıza Yalman (Yalkın) – Cenupta Türkmen Oymakları (Haz. S. Emir), Kültür Bak. yay. Ank. 1977, c: II, s: 112-114.

(38) Abidin Özgünay – “Alevinin Namusu Ülkenin Namusudur”, Cem Dergisi, Sayı: 45, Şubat 1995, s: 3.

(39) Köprülü (1972), s: 170.

(40) Bkz: Ali Kemali – Erzincan, Kaynak yay. İst. 1992, 2. basım, s: 154 (dipnot 11).

(41) Cemal Bardakçı – Milli, Dini, İçtimai, Siyasi, İktisadi ve İdari Bakımlardan Alevilik, Ahilik, Bektaşilik, Ank. 1950, 2. basım, s: 105.

(42) Lütfi Kaleli – Alevi-Sünni İnancında Mevlana-Yunus ve Hacı Bektaş Gerçeği, Alev yay. İst. 1993, s: 212.

(43) A. Cevdet Paşa’nın yazısı için bkz: A. Cerrahoğlu – Türkiye’de Sosyalizm Tarihine Katkı, May yay. ist. 1975, s: 487-499.

(44) Naşit Hakkı – Derebeyi ve Dersim, Ank. 1931, s: 51.

(45) Eşref Edib – Türk-İslam Ansiklopedisi Mecmuası (Muhit-ül Maa-rif), c: II, No: 89, s: 5, Aralık 1947. Ayrıca bu yazının metni şu kaynakta bulunmaktadır. M. Yaman – Alevilik,s: 60-64 arası.

(46) Hüseyin Hilmi Işık – Saadet-i Ebediyye (Büyük ilmihal), İst. 19/7 s: 440 v.d.

(47) Hüseyin Hilmi Işık – İslamın İç Düşmanları, İst. 1975, s: 56 v.d.

(48) Sözengil’in görüşleri ve değerlendirmeleri için bkz: Tarık Mümtaz Sözengil – Tarih Boyunca Alevilik, iİst. 1991.

(49) Besim Atalay – Bektaşilik ve Edebiyatı, Ant yay. İst. 1991, s: 25.

(50) Atalay, s: 25.

(51) Şapolyo, s: 256.

(52) Şapolyo, s: 267.

(53) Abduülkadir Sezgin – “Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik”, Alevilik Üstüne Ne Dediler, Ant yay. İst. 1990, s: 176.

(54) Prof. Mehmet Eröz- Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik, Kültür Bak. yay. Ank. 1990, s: 289.

(55) Doç. Yaşar Nuri Öztürk – Tarihi Boyunca Bektaşilik, Yeni Boyut yay. İst. 1990, s: 223.

(56) Prof. Ethem Ruhi Fığlalı – Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Selçuk yay. 1991, ş: 371.

(57) Bkz: İ. M. Erişen – Samancıgil – Hacı Bektaş Veli Bektaşilik ve Alevilik Tarihi, Ak yay, İst. 1966, s: 82.

(57) Melikoff, s: 26 v.d.

(58) Melikoff, s: 118.

(59) Bkz: Prof. Ahmet Yaşar Ocak – Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İst. 1983, s: 128.

(60) Bkz: Burhan Oğuz – “Anadolu Aleviliğinin Kökenleri”, Alevilik Üstüne Ne Dediler, Ant yay. İst. 1990, s: 290 v.d.

(61) Kadınların bu tür konumuyla ilgili Kuran ayetleri için bkz: Bakara, 223, 228, 282; Nisa, 11, 34, Nur, 31. Bu konuda şu çalışmada sayısız kanıtlar var. Bkz: Prof. İlhan Arsel – Şeriat ve Kadın, İst. 1978, s: 2 v.d.; Turan Dursun – Din Bu, Kaynak yay. İst. 1990, I/24 v.d., 250 v.d.

(62) Açıklamalar için bkz: Bozkurt (1990), s: 99 v.d.

(63) Bkz: Ocak, s: 125 v.d.

(64) Bkz: Mikail Bayram – Bacıyan-ı Rum, Konya, 1987.

(65) Bkz: Melikoff, s: 218. Bu duruma arşivlerde de rastlanır. Bkz: Birdoğan (1993), s: 272.

(66) Birdoğan (1992), s: 182.

(67) Abdülbaki Gölpınarlı – Velâyetname, s: XV.

(68) Öztürk, s: 221.

(69) Bkz: Bkz: Cemşit Bender – Kürt Uygarlığında Alevilik, Kaynak yay. İst. 1991, s: 125.

(70) Bkz: Eyuboğlu, s: 338 v.d.

(71) İ. Selçuk – G. Şayian – Ş. Kalkan – Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik, Hasat yay. İst. 1991, s: 46.

(72) Malatya Alevi aşiretlerindeki gözlemler için bkz: H. Nedim Şahhüseyinoğlu – Malatya Balıyan Aşireti, İst. 1991, s: 31 v.d.

(73) Bkz: i. Cem Erseven – “Alevi-Bektaşilikte Kadın ve ‘Feminizm’ Alevilik Üstüne Ne Dediler, Ant yay. İst. 1990, s: 79.

(74) Eyuboğlu, s: 338.

(75) Açıklamalar için bkz: Prof. Fuat Köprülü – Prof. W. Barthold – İslam Medeniyeti Tarihi, Diyanet İşleri Baş. yay. Ank, 1973, s: 89; Melikoff, s: 86, 129; Ocak, s: 56, Bozkurt, s: 76, Fuat Bozkurt – Buyruk, İst, 1982, s: 102,

(76) Atilla Özkırımlı – Toplumsal Bir Başkaldırının İdeolojisi, Alevilik-Bektaşilik, Cem yay. İst. 1990, s: 211. v.d.

(77) Şapoylo, s: 318.

(78) Alan çalışmaları sırasında bu anlayışların Muharrem Naci Dede (Av. Muharrem Naci Orhon) ve Aşık İsmail Daimi’lerden derlendiği görülüyor. Bkz: Eröz, s: 290 v.d.; Birdoğan (1990), s: 362.

(79) Bkz: Fuat Bozkurt – Buyruk, İst. 1982, s: 41 v.d., 52, 120.

(80) Hakkı Saygı – Şeyh Safi Buyruğu ve Rumeli (Babağan) Bektaşi Erkânları, İst. 1996, s: 33.

(81) Bkz: F. Bozkurt – Buyruk, s: 23; Bedri Noyan – Alevılık-Bektaşılık Nedir, Ank. 1987, s: 190.

(82) Ayrıntılı belgesel ve kanıtsal açıklamalar için bkz: Heffening -“Müta”, İslam Ansiklopedisi, c: 8, s: 843-851; Turan Dursun – Din Bu, Kaynak yay. İst. 1991, III. baskı, C: III, s: 32-38.

KESİM: II (Sayfa 71~92)

KIZILBAŞLIK ALEVİLİKTİR

“Kızılbaşlık” sanki Alevilikten ayrıymış gibi gösterilerek, bir takım karalamalara konu edilir. Dahası “kadın ortaklığı”, “ana-bacı tanımama” anlayışıyla özdeştirilir. “Kızılbaşlık-Alevilik” topluma namusdışılık ve ahlaksızlık olarak sunulur.

Doğallıkla burada bir çifte standart uygulanmaktadır. Alevi-Bektaşiliği hoş görmeyen kimi çevreler, Aleviliğe değil de “Kızılbaşlağa” saldırarak, Alevi-Bektaşiliğe yeterince yüklenmiş olurlar. Örnekleyelim:

Ciddi Bir Ansiklopediden Gelen Karases:

Ünlü “Meydan Larousse Ansiklopedisi” “Antropoloji” maddesinde yakınlarıyla cinsel ilişkide bulunmayı “kızılbaşlık” terimiyle açıklamaya çalışıyor. Hem de Mauss, Levi-Strauss gibi ünlü toplumbilimcilerin güya (!) verilerinden yola çıkarak. İşin ilginci Larauss’un yeniden düzenlemesi olan Milliyet’in yayınladığı “Yeni Büyük Larousse” da “kızılbaş” sözünü çıkararak paragrafı olduğu gibi vermiş (1). Larousse’lerin ciddiyetsizliği şöyle:

“Bağışların karşılığı olayını inceleyen Mauss, bunun en güzel örneğini kadınların alınıp verilişinde (evlilik) bulur. Mauss’un bir tabiat olayı olarak gördüğü Kızılbaşlık yasağı Levi-Strauss için ancak bir buyruğun karşıtı olarak açıklanabilir. Yani sosyal bir olaydır. Bu ‘anneyle, kız kardeşle veya kız evlatla evlenmeyi yasak eden bir kuraldan çok; anne, kız kardeş veya kız evlat vermeye zorlayan bir kural, yani tam anlamıyla bir bağış kuralıdır’ denilmektedir.”

Akla hemen şu sora geliyor. Bu nasıl bir incelemenin sonucudur? Hangi Alevi ya da Kızılbaş toplumunda görülmüştür?

Marche Mauss “Uygarlaşamamış Halkların Dinleri Tarihi” profesörü, Claude Levi-Strauss ise sosyolog ve etnolog olarak onun izleyicisidir. Güney Amerika ve Asya ülkelerinde bulunmuştur.

Sünni gayretkeşliği uğruna Alevilere atılan iftiralar nelere mal oluyor? Eloğlu da bu iftiralara “mal bulmuş mağribi” gibi sarılıyor ve işine geldiği gibi kullanıyor. Kavramlarını, gerçeğin verilerine göre değil, bu verilere göre kurulan kalıplara uyarlayarak, uygun bağlantılar kurup referanslar veriyor. Ülkemizde yayınlanan “ciddi” geçinen ansiklopedilerse bu iftiralırın düzeltilmeden yayılmasına yardımcı oluyor. Bir ulus, kendi eliyle kendi toplumuna ancak bu kadar kötülük yapar. Avrupa’da Türk İşçileri Üzerinde Bir Karases:

Prof. Cemal Köprülü – Dr. Kari Stewrwald’ın birlikte hazırladıkları “Almanca-Türkçe Wörterbuch (Sözlük) ‘da, Almanya’daki işçi ve işçi çocuklarına “Kızılbaşlık (Bulutschande)” şöyle tanıtılıyor:

“Bulutschande: Yakın akrabalarla zina, Kızılbaşlık” (s: 119).

“Kızılbaş: Akraba içi zina, aile içi zina vapan” (s: 317) (2).

Ülkesinin belli bir bölümünü bu biçimde tanıyan bir öğrencide, insanda gelecek için ne beklenir? Ulusunun öteki kesimini sevmesi, sayması beklenebilinir mi? Bu biçimde yetiştirilen gençlikte gelecekte bir ulusal birlik oluşturması ve onun içinde yer alması umulabilinir mi? Bunlar ülkeyi parçalamak, geleceğini karaltmak amacıyla genç beyinlere sokulmaya çalışılan düşüncelerdir. Ülkesini, toplumunu zaten yeteri kadar tanımayan dışardaki genç, toplumunun bir kesimini kötü tanıyayaktır. Kimi duygusal etkenlerle beslenen bu kanılar, bu gençlerin beyinlerinden sonraları nasıl silinecektir. Sürekli körüklenen din, mezhep düşmanlığı toplumsal ayrılıkları birlikte getirecektir.

Hollanda’da yaşamını sürdüren Ali Ağa Varlık’ın anlattıklarına göre, oradaki işçilerimiz gerekli duyarlılığı göstermiş, bu yayınlara karşı protesto eylemleri yapmışlardır.

Karases Eğitim Kurumlarında:

Dış ülkelerde yayınlanan sözlüklerin benzerleri de Türkiye’de okullar için yayınlandı. Fransızca-Türkçe bir sözlük, Aydın Karaahmetoğlu Fono yayınları için hazırlamış. Danışmanı ise Ali Bayram’dır. Anlamlandırmanın gözden kaçtığını sanmıyoruz. En azından danışmanın süzgecinden geçmiş bir çalışmadır. Yanlışlık olarak düşünülse, danışmanca düzeltilirdi. Yazar ve danışmanın bilgisi ve bilinç yapısınca uygun düşmüş bir anlamlandırmadır, karşılık olarak verilen sözcükler.

Dilimizde “fücûr” denilen Fransızca “inceste” sözcüğü yakınların cinsel ilişkilerinin yasaklılığını karşılar. Fono yayını buna iki anlam vermiş. Birincisi “Akraba ile zina”, ikincisi ise “Kızılbaşlık” (3). Hangi toplumsal olgu yakınlarla cinsel ilişkinin Kızılbaşlık olduğunu doğruluyor, bilemiyorum. Olsa olsa kitabın yazarının Alevi-Kızılbaş topluma karşı hiç de iyi niyetli olmadığı ve her yakaladığı yerde bu topluma karşı zehrini kustuğudur. En korkutucu yanı gelecek kuşakların kimlerin elinde yetiştiğidir. Bu zehir tortuları nasıl insanların beyinlerinden çıkanlacaktır, bilemiyorum.

Kitap üzerine dikkatleri ilk çeken Server Tanilli “Cumhuriyet Gazetesi”ndeki yazısında üzüntülerini şöyle dile getiriyor:

“Önce donup kaldım, sonra tiksindim alabildiğine.

Rezil! Aklı sıra sözü ‘mum söndü’ye getirmek istiyor.

Ayol, o senin kulağına üflenen, yeryüzünün en hayasız yalan ve iftiralarından biri. Yurdumuzun gözbebeği topluluklarından birine karşı. Ar ve hayayı sen bileceksin de onlar bilmeyecek, öyle mi? Sonra, Anadolu’nun kültür mozayiğinden sil Kızılbaşları. Sazımıza, sözümüze, şairimize, şiirimize kıtlık düşer be!

Utanmıyor musunuz?

Bu ne düşmanlıktır Tanrım?

Sen kalk, aynı toprakta ekmeği ve suyu bölüştüğün bir halkın alnına, göz göre göre “fücûr” damgasını bas.

Nasıl kötümser olmazsın?

Bir tutam aydınlık: Odur istediğimiz! Esirgeniyor ama. İsyan etmemek elde değil!..”

Bu anlayış diğer sözlüklerdeki tanımlamalarla da sürdürülmüştür. Bakınız;

Remzi Yayınevince basılan İngilizce-Türkçe Sözlük’ün İngilizce “incest” sözcüğünün karşılığı olarak Aile içi zina. Kızılbaşlılık olarak verilmiştir. İşin ilginç yanı günümüz Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürüyken 21.08.1990 tarih ve 1262 sayılı olurlarıyla bu kuruma bu sözlükten üçyüz tane aldırmıştır.

Pars Tuğlacı’nın İnkilap ve Aka Kitabevine hazırladığı “Büyük Türkçe-İngilizce Sözlük”te “Kızılbaş” sözcüğünün karşılığı şudur: “Günahkâr bir Müslüman mezhebinin üyesi. Ahlaki değeri düşük olan. Geçmişte Şah İsmail’in ordusunda, düşük ahlaklı bir sınıf” (s: 501).

A. Vahit Moran’ın “Türkçe-İngilizce Sözlük”ünde de aynı düşünce işletilmiş, “Kızılbaş: Günahkâr bir Müslüman mezhebinin üyesi. Ahlaki değerli zayıf kişi.” (s: 673) olarak tanımlanmıştır. (Adam Yayınları, 1985.)

Redhouse Yayınevince yayınlanan “Yeni Redhouse Türkçe-İngilizce Sözlük”te “Kızılbaş: Cinsel yönden düşük ahlaklı kimse” (s: 662) olarak tanımlanır.

Yine Redhouse Yayınevince yayınlanan “Çağdaş Türkçe-İngilizce Sözlük”te “Kızılbaş” sözü “Düşük ahlaki değere sahip” (s: 227) tanımıyla karşılanır.

Turhan Kitabevince yayınlanan “Türkçe Büyük Lügat”ta da “Kızılbaş” maddesi aynı içerikli tümcelerle tanımlanır. Verdikleri tanım şudur: “Günahkâr bir Müslüman mezhebinin üyesi. Düşük ahlaklı kimse. Hafif meşrep, cinsel yönden zayıf davranan” (s: 55) dır.

Aynı yayınevinin Türkçe-İngilizce Büyük Lügatı’nda “kızılbaş” sözcüğünün karşılığı “düşük ahlaki değere sahip kişi” olarak verilir.

K.M.Vasıf Okçugil’in Kanaat Kitabevi’nde yayınlanans “İngilizce-Türkçe Büyük Lügat”ında “incest” sözcüğünün karşılığı “Kızılbaşlık, akraba ile zina” olarak karşılanır.

Aynı yayınevinin Arif Cemil Denker ve Dr. Bülent Davan’a hazırlattığı “Almanca-Türkçe Büyük Lügat”ta da “inzest” sözcüğü; “yakın kan hısımları arasında, yasak olan (memnu) cinsi mukavenet: Fücur, Kızılbaşlık, zina” olarak açıklanır.

Resulü Akdimen ile Ekrem Uzbay’ın İnkilap Kitabevi’ne hazırladıkları “Pocket Engilsh Dictionary” adlı sözlükte “incest”, “akraba ile zina, Kızılbaşlık” demektir.

Kari Steverwald tarafından yazılan Otto Harrassowitz Verlag yayınevince basılan “Almanca-Türkçe Sözlük”de “Blutschande-Inzest” sözcüğü “yakın akrabalarla zina, Kızılbaşlık” olarak verilir.

Bunlar bilim adına, düşünce adına, yazım adına, yayın adına, eğitim adına, kısacası insanlık adına iğrenç şeyler. Alevilere tarih boyu böyle bir kampanya yürütülmüştür. Bu kampanyanın bugün de eğitim ve yayın kuruluşlannca sürdürüldüğü görülmektedir. Yapılan şey Osmanlı mantığının yaşatılmasıdır. Ne var ki bu Atatürk Türkiyesine yakışmaz. Bu mantıkla ve bu düşünceyle ulusal birlik ve bütünlük kolay kolay sağlanamaz. Bu insanlık düşmanı, Türkiye düşmanı mantık aradan çekilmelidir. Yeni Türkiye’nin yaratıcısı olacak olan yeni kuşaklar bu zehirle zehirlenmemelidir. Yoksa ülkemizin sonu karanlığa gider.

Mezhepler ve Tarikatlar Tarihçisi E.B.Şapolyo
Sapla Samanı Karıştırıyor :

E.B. Şapolyo kitabının birçok yerinde “mum söndürme”nin Rafizilerde ve Karmatilerde olduğunu, Alevi ve Kızılbaşlarda kesinlikle bu tür ahlak dışı uygulamaların görülmediğini belirtir (4). Böyle olmasına karşın, bir başka yerde Kızılbaşlarda evlilik olayını anlatırken II. Abdülhamit döneminde Alevi-Kızılbaş toplumu için hazırlanan bir raporu kendi anlatımı gibiymiş vererek, okuru çelişkiye düşürür. Seyyidin nikâh olayına yer veren bölümünde, “iki nesib (musahip) birbirine helâl olurlar”. Kızılbaşlarda itikâd ve âdetlerden birinin de “çerağ söndürme” olduğunu, yılda bir kez mutlaka yapıldığını, “seyyidin yanına en güzel kızlar ve yakışıklı gelinlerin oturtulduğunu”, sabahlara kadar “içkiler içilip raksedildiğini” tırnak içine almadan vererek bu kanıları sahiplenir konumuna düşer ve yazım hatasından dolayı Alevi toplumunu incitir. Nusayriler’in sabah işe giderken karılarının üç kez “rahmini” öperek, “senden çıkar ve sana döneriz” ayetini okuduklarını dayanaksız ve kanıtsız olarak yazması bu toplumu üzmüş, bir iftirayla karşı karşıya bırakmıştır.

Hangisine inanacağız? İlkine mi, sonraki yazdıklarına mı? Kafasındaki, düşüncesindeki ve yazdıklarındaki bu karışıklık nedir? Oysa Kızılbaşlığı, “toplumsal bir düzene ve bir hukuk anlayışına göre kurulmuş bir tarikat” olarak tanımlıyor (6). Toplumsal ve hukuk düzenliliği taşıyan bir tarikatta bu tür ahlak dışılık ve düzensizlikler olası mı? Öyle sanıyorum ki bu tür kuruntular Şapolyo ve Şapolyo gibi yazarların beyinlerindeki kuruntuların izdüşümleri, yansımalarıdır. Veya yanlışlıklarıdır. Oysa bunlann gerçekle bir ilgisi yoktur.

Edebiyat Dünyasından Bir Karases:

Ömer Seyfettin ders kitaplarına kadar girmiş, Türk toplumuna kendini kabul ettirmiş, ünlü bir öykücü ve romancıdır. Kitapları çocuklarımızın ve gençlerimizin elinden düşmez. Milli Eğitim Bakanlığı’nca okullara ve öğrencilere okunması örenilmiştir. Gel gör ki bu ünlü romancı da kendini Kızılbaşlık saplantısından kurtaramaz ve yeri geldiğinde zehrini kusar. “Harem” adlı kitabında Nazan’la Sermet adlı kahramanlarının ağzıyla söyleyeceğini söyletir. Boşanma yolunda olan bu çift birbirlerine yazdıkları anılarını okurlar. Yazar bu kahramanlarının ağzından Alevi-Kızılbaşlığa baltasını indirir. Doğallıkla bizlerin kendisine çocukluğumuzdan beri olan beğenimiz ve sevgimize de baltayı indirmiş olur. Sözü gediğine koyarak Alevi-Kızılbaşlığı şöyle karalıyor. İlgili bölüm şöyle:

“- Promiscuite ne?

– Evvel zamanda, insanlar, daha hayvanlara pek yakın iken ferdi izdivaç yokmuş. Sürü halinde yaşarlarmış. Kabilenin bütün erkekleri, bütün kadınların müsavi surette kocası imiş.

Nazan şaştı:

– Olur iş değil…

– Neye? Basit bir teşkilatın basit neticesi? Doğan çocukların anası babası da kabilenin bütün halkı imiş. Bu hâl, âyin gibi hâlâ bazı cemaetlerde devam eder. Meselâ ‘Kızılbaşlar’ gibi… Ne ise… okuyorum:

Kâğıtların açılması, mumun sönmesi… Her kadın yabancı bir erkekle ruhen birleşiyor. Yalnız eskiden vücutlar birleşirmiş; şimdi ruhlar… Bu vahşet, bu iptidailik değil de nedir?” (7).

Hukuk Bilimi Çevresinden Gelen Karases:

İki hukuk hocası evlenme çerçevesinde yakın akrabaların evlenme/evlenememe durumunu incelerler. Amaçları güya aile hukuku ve medeni hukuk alanında tarihsel, sosyolojik tesbitlerden yola çıkarak Türk toplumunun aile yaşatısına hukuk düzenlemesi getirmektir. Yasa dışı çocukların durumuna “inceste” kavramıyla yaklaşılır. Buna toplumumuzda ve tarihimizde dayanak aranır. Bu bilim adamlarının kuramlarına dayanak, Alevi-Kızılbaş toplumunun yaşatısında bulunur. Bilinen iftira bir kez de hukuk bilgini geçinenlerin kaleminde ve üniversite kürsüsünde yinelenir. İşte tesbitleri:

“Anadolu’da çok yakın akrabası ile cinsi ilişkide bulunan kimselere Kızılbaş derler. Bu sözcük aynı zamanda Alevi (Şii) bir tarikatın adı ise de; birçok yerde halk, çok yakın akrabası ile cinsi ilişkide bulunan kimseye dahi ‘Kızılbaş’ demektedir. Kullanılan sözcük bir tarikatın adı olması dolayısıyla doğru ve yerinde görülmezse de; sözü geçen fiilin diğer cinsi ilişkilerden bir sözcükle ayırt edilmesi halk arasında bu kavramın ortaya çıkmış olduğunu göstermektedir” (8).

Bu hukuk hocalarının bilim dışılıkları, bilim adına ciddiyetsizlikleri bu kadarla da kalmaz. Bilim dışı düşüncelerini, yine bilim dışı yöntemlerle kanıtlamaya çalışırlar. Dahası demokrat, laik ve aydın biri olarak tanınan ve bu uğurda yaşamını ortaya koymuş hukuk bilgini Prof. Muammer Aksoy’un adını ve kitabını kullanarak bunu yaparlar. Oysa ki gönderme yaptıkları bu kaynak, bu iki ciddiyetsiz bilim adamını (!) kanıtlamak orda dursun, tersini getirir. Bu hocaların Alevi-Bektaşiler hakkındaki kanaatlarını onlardan çok önceleri çürütmüş ve tersini savunmuştur. Demek ki toplum sevgisinden uzak oluş, insanı bilim adamı da, hukuk adamı da olsa şeriatın bağnaz batağına sürükleyebiliyor, kanıtları tersine çevirttirebiliyor, kişiyi çağın gerisine düşürebiliyor. İşte Prof. Aksoy’un başvurulan görüşlerinin ilgili bölümü:

” ‘Kızılbaş’ denilen bir Şii tarikata mensup kişilerce, pek yakın akrabalar arasındaki cinsi ilişkinin (hatta usul-füru ve kardeşler arasında bile) uygun görüldüğü söylenmektedir. Anadolu’da halk arasında ‘Kızılbaş’ denilen Aleviler hakkında bu gibi söylentiler olmakla birlikte, söz edilen bu yön kesin ve müsbet bir delille kanıtlanmış değildir. (…) ileri sürülen bu suçlamalar, kanaatımızca, Alevileri ne olursa olsun mahkum ve yoketmek isteyen bağnaz Sünni hocaların, bunlar üzerine halkın nefret ve düşmanlığını çekmek için garazkârca uydurdukları hayallerdir” (9).

Yargı sağduyulu okurumuzun…

Güner Ümit Olayıyla Ortaya Çıkan Bilinçaltındaki Karases:

Güner Ümit’in gevezeliği Alevileri yaraladı. Gerici ve bağnaz çevrelerin zehri bir kez daha kusuldu. Osmanlı’ya göre hiç de ilerlemediğimiz, Atatürk’ün amaçladığı o zihniyet değişikliğini gerçekleştiremediğimiz, umarım anlaşılmıştır.

Osmanlı Devleti, Safevi yanlısı olarak gördüğü Alevi toplumunu “Kızılbaş” olarak adlandırıyor ve “Vatan haini” olarak niteliyordu. Bu toplumu yok edebilmek için, her İran’a sefer düzenlendiğinde Alevi kırımı yapıyor, binlerce Alevilerin mülklerini Sünnilere ve düzen yandaşlarına dağıtıyordu.

Tescilli şeyhülislamlarına ve ulemalarına Alevilerle ilgili fetvalar düzenlettiriyordu. Bu fetvalarda Alevinin “katli helâl, malı haram” kılınıyordu. Cem törenleri yasaklanıyor ve basılıyordu. Alevi klasiklerine elkonuyor ve yakılıyordu. Cemlerde yapılan dinsel törenler “fisk-i fücur” olarak niteleniyor, Aleviler sürekli töhmet altında tutuluyordu. Müftü Hamza’nın, İbni Kemal’in, Ebussuud Efendi’nin ve daha birçok ulemanın fetvası bu karalamalar üzerine oturtulmuştu.

Bürokratların ve askerlerin tutumu bundan farklı değildir. Onlar devletin bu genel politikasını uygulamaya sokuyor, düzenin sürmesi adına yaşama geçiliyorlardı. Alevi-Türkmen boylarının Rumeli’ye, Madon, Koron gibi Yunanistan’ın batısındaki adalara ve Kıbrıs’a sürülmelerinin nedeni buydu.

Osmanlı tarihi boyunca Aleviler bir bakıma yeraltına çekilmişlerdi. “Takiyye” denilen gizlenmeyi yaşamsal görmüşlerdi. Ancak böylece cem-cematlerini yapıyor ve varlıklarını sürdürebiliyorlardı.

Oldukça da kan kaybına uğramışlardı. Tarihte Alevi olarak bilinen birçok yöre, topluluk ve köy bugün Sünnidir. Bu, Osmanlı’nın sistemli baskısının ve Sünnileştirme politikasının bir sonucudur. Daha XVII. y.yılın başlarında Aziz Hüdai Efendi gibi ulemadan kimileri devlete Alevi yörelerine camiler yaptırılarak, buraların sünnileştirilmesini önermekteydiler.

Osmanlı’daki bu toplumsal, siyasal ve ideolojik yapılanış Alevi toplumunu karşısına düşürdü. Alevi toplumu, muhalif bir kimlik altında hertürlü baskı, şiddet, yıldırma, karalama, aşağılama ve suçlamaya karşın varlığını koruyarak bugüne kadar sürdürdü. Sürdürdü ama, yüzlerce yıl devletin menfi propagandasının hedefi olarak doğallıkla. Medrese gibi devletin eğitim kurumları, cami ve tekkeler gibi Sünni İslamın inanç-ibadet kurumları toplumu Alevilerden uzaklaştırıcı propaganda yaptılar. Osmanlı yazını ve litaratürü Aleviliği aşağılayan pasajlarla doludur. Bu düşmanca çalışmalarla toplumda Alevilikle ilgili her türlü aşağılamalardan oluşan bir bilinç oluşturuldu. Kendini ve çağını aşamayanlar, bu sahte bilinci bugünlere taşıdılar ve bugün şöyle veya böyle kusuyorlar.

Doğallıkla, bu salt Aleviliğe özgü değil. Kurulu düzenin karşısında yeralan, baskıcı devlet düzenine boyun eğmeyen, adaleti, eşitliği, paylaşımcılığı, toplumculuğu, aydınlanmayı, özgürlüğü isteyen her düşünce ve hareketin başına gelmiştir. Geçmişte Batınılik, Karmatilik, günümüzde Komünizm gibi düzen ve hareketler bu karalamaların boy hedefi olmuşlardır. Kurulu düzen, karşısındaki muhalif hareketi söndürebilmek için toplumu en canalıcı noktasından yakalamış, muhaliflerini “kadın ortaklığıyla” suçlamış, böylece yüzyıllarca düzenlerini sürdürmeyi başarabilmişlerdir. Ne yazık ki Güner Ümit gibi aydın geçinenler düşüncesizce yaptıkları “gaf”larla katkıda bulunmuşlardır.

Oysa şuna dikkat etmek gerekir. Karnındaki çocuğun kime ait olduğunu tartışmaya açarak, daha acısı (kendi) “babasından mı aldığını” ağıza alacak kadar haya damarı çatlamış olan Güner Ümit’in hostesi ne Alevidir, ne de Komünist. Burjuva toplumunun bir bireyidir. İşin en acısı böyle bir aşağılığın içerisinde olmasına karşın kendisine “Kızılbaş mısın?” diye sorulduğunda “Estağfurullah”la karşılık veriyor. Özürü kabahatinden büyük. Hem utanılacak bir konumda, insanlık ve kişilik onurunu çiğnemiş, hem de bu haline bakmayarak “Kızılbaşlık”ı hor görüyor ve tepki gösteriyor.

Bunlar, yüzyıllardır bilinçaltına işlenen düşmanlıkların kusulmasıdır. Barışık olmak amacında olan toplumumuzu sokağa döker, ayrılık tohumlarını yeniden yeşertir. Böyle bilinçsiz beyinlerin toplumumuza zarar vermesine tüm demokrat, aydın, laik çevrelerin izin vermeyeceğine inanıyorum.

Güner Ümit Olayının Ardındaki Önyargı ve Toplumuzda Açtığı Yaralar:

Alevi toplumu zaman zaman yaralar alıyor. 1977’de TV’de yayınlanan “Aşk-ı Memnu” filminde “Kızılbaşlık” karalanıyordu. Alevi toplumunun tepkisi o gün pek güçlü olmamıştı. Çıkarılan ses, örgütsüz toplumun güçsüzlüğünün cılız sesiydi. Fakat artık günümüzde Alevilik bir yükselen değerdir. Alevi toplumu kimliğini kazanma sürecine girmiştir. Bu, haliyle örgütlülük gerektirmektedir. 1995’lerin Alevi toplumu 1977’lerin Alevi toplumuna göre oldukça ileridedir. Daha örgütlüdür ve kimliğinin bilincindedir. Türkiye toplumunun bunu görmemezlikten gelmesi, gerçekler karşısında devekuşu gibi kafasını kuma gömmesi bir çözüm değildir. Alevi-Bektaşilik bir toplumsal gerçeklikdir, bir Türkiye gerçeğidir. Bu toplum küçümsenmemeli, görülmemezlikten gelinmemeli, onların insan hak ve özgürlüklerine değer verilmelidir. Yoksa Türkiye’deki demokrasi sakat yürür, insan hakları sınavında sınıfta kalır, kendi toplumunu kendisi başına sorun yapar.

Doğallıkla bu hoş birşey değil. Aleviler sorunlu toplum özlemiyorlar. Gönenç duyacakları toplumsal ortam onların özlemi. Yapıları gereği banşçı, paylaşımcı ve toplumcudurlar. Bu nitelikleri onların insancılık yanını öne çıkarmıştır. Alevi toplumunu tanıyan, araştıran, inceleyen ve gözlemleyen yerli ve yabancılar bu kanıdadırlar.

İnsanlar çevreye, başkalarına kendi gözlükleriyle bakarlar. Kendileri nasılsa başkalarını da öyle görürler. Sevecen Alevi toplumu insanlara sevecence yaklaşmış ve sürekli istismara uğramıştır.

Kafası şeriatçı bağnaz çevrelerin yarattığı iftiralarla doldurulmuş ve o doğrultuda koşullandırılmış insanların Alevinin sevecen ve insancıl yapısını görmesi, değerlendirmesi olası değildir. Doğallıkla kafasında oluşturduğu zehirli tortuyu bilerek veya bilmeyerek kusacaktır. Zaman zaman Türkiye’de kullanılan [yumurtlanan?] “cevahir”ler bu türdendir.

Günlük yaşamımızda bu tür örneklere çok rastlamışızdır. Bunlar çoğu kez çeşitli nedenlerle basına da yansıyorlar. Güner Ümit olayı bu yansıyanlarındandır.

Anlatımlar hep “mış”lı olur. “Efendim duyduğumuza göre”, yahut “büyüklerimizin anlattığına göre” denir ve başlanır Alevileri aşağılayıcı uydurmalar anlatılmaya. Hiç kimse araştırmamıştır, incelememiştir. Bilimsel bir araştırmanın sonucunu kimse vermez. Hep, küflenmiş ve koşullandırılmış beyinlerin uydurdukları, yeni düşmanlıklarla bezetilerek aktarılır. Türk toplumunun modern değil, gelenekçi ve feodal yapısının bir sonucudur bu. Okumuş-yazmış, dahası aydın geçinenler de aynı biçimde hareket ederler. “Dedemden, babamdan duyduğuma göre” diyerek duyduklarını anlatırlar. İşin ayıbı zaten burada. Türkiye’nin okumuşu, aydını, yazarı-çizeri babasının çağını ve zihniyetini aşamıyor. Bir geri çağda, zamanda bocalayıp duruyor. Türkiye’nin yerinde sayışının, geriye kalışının, çağdaş gelişmelere uzaktan seyirci kalışının nedeni işte bu. Gelişmede, ilerlemede, çağdaşlaşmada halkına/toplumuna önderlik edecek, çığır açacak, yolgösterecek, toplumun lokomotifi olacak, okumuş-yazmış, aydın, sanatçı, yazar-çizer kendi toplumunun gerisinde. İşin korkuncu budur. Ülkemiz açısında düştüğümüz karamsarlığın nedeni bu. Güner Ümit’in gafı Türk aydınının bu zavallılığını bir kez daha ortaya serdi sanırım.

Kaldı ki gerçekler çok farklı. Bu asıl gerçekler/doğrular araştırılıp incelenmek ve ortaya konulmak istenmiyor, kaçınılıyor. Doğrular araştırılsa ve ortaya konsa, doğruları söylemeye bağlı kalınsa hiç de yalanlar-yanlışlar yumağında boğulmayacağız. Belki doğru olmanın, dürüst olmanın, bir okumuşa, aydına, sanatçıya düşen doğruyu söyleme ve gerçekten yana olma onurunu yaşayacağız.

Gerektiğinde küçümsenen, “Türk tarihini doğru ve yansız yazmamışlar” dediğimiz yabancı araştırıcı ve tarihçiler, yerli geçinen Türk ve Müslüman tarihçilerden ve araştırmacılardan daha dürüst kalmış ve doğruyu söylemişlerdir. Yabancı tarihçilerin Anadolu’da ve Türk toplumları hakkındaki görüşleri şudur:

“Anadolu’da ve Türkler arasında toplu fuhuş yoktur”.

İş Aleviliğe dökülünce şeriatçı tarihçiler ya ağızlarını kapıyorlar, ya da karalama furyasını sürdürüyorlar. Doğruluk, yansızlık ve bilimsellik bunun neresinde?

Oysa, Alevi-Bektaşiliğin yaşantısı, yaşam felsefesi ve ahlaksal değerleri çok farklı. Hakkındaki bu tür gerici, bağnaz ve düşmanca iddiaları çürütecek durumdadır. “Eline, beline, diline” ilkesi; bağlılığı ve dürüst davranmayı gerekli kılar. Aleviler bu ilkeyi yaşama geçirmişlerdir. Alevilikte, “Harama uçkur çözülmez”. Alevilikte kadına değer verilir. Zinanın dışında kesinlikle kadın boşanmaz.

Sorarım, bu yüce değerler Aleviliğin dışında hangi felsefede vardır ve hangi toplumca yaşama geçirilmiştir? “Beline” dürüst olmayı, namusunun-eşinin dışındakilere bakmamayı ve eşinin dışındakilerle yatmamayı savunan ve yaşamına sokan, bir yaşantı ilkesi haline getiren kişi/kişiler/toplum nasıl olur da kızıyla, bacısıyla, anasıyla yatar? Uydu mu, yakıştı mı?.. Bu iftiranın uyar bir yanı var mı?.. Bu iftiralar akılla, akılcı düşünceyle bağdaşır mı?.. Elimizi vicdanımaza koyarak düşünelim ve yanıtlayalım. Kadının kötü yola düşüşünü önlemek, ona yaşam güvencesi sağlamak, çocuklara sağlıklı büyüme ortamı yaratmak için hangi felsefe/toplum boşanmayı sıfırlayacak ölçüde azaltmıştır?.. Yalnızca Aleviler… Bu Türkiye’de sosyolojik bir olgudur, gerçekliktir. Bunları Alevi-Bektaşilik ilke edinmiş ve yaşama geçirmiştir. Bu gerçeği hiçbir akılcı ve yansız düşünen yadsıyamaz. Yeter ki olaylara dürüst, önyargısız ve ardniyetsiz bakılsın.

Ardniyetsiz, önyargısız, dürüst, akılcı ve araştırıcı bir toplum özlemimizdir… Sanırım, toplumumuzu bu tür iftiralardan ancak, bu değerlere sahip olmakla kurtarabileceğiz. Türkiye’nin özlemi ve amacı bu niteliklere ulaşmış bir toplum yaratmak olmalıdır.

Güner Ümit Olayıyla Ortaya Çıkan Türk Aydınının Aymazlığı:

9. Ocak (1995) günü akşam İnterstar TV kanalında izlediğimiz bir proğram bizleri üzdü, yaraladı. Toplumsal barıştan yana olan tüm çevreler ile demokrat, laik ve devrimci kesimler de bu proğram karşısında yaralandılar. Toplum, tepkisini anında gösterdi. Tepki, Alevi toplumuna yakışır bir tepkiydi. Ölçülü ve ilkeli oluşu bunun göstergesidir.

Gönül ister ki ülkemizde bu tür toplumsal birlik ve bütünlüğü yaralayan, kimi çevrelerin onuruyla oynayan davranışlar olmasın… Bu tutum ve davranışlar sonucu yaralanan kesimler tepki göstermek zorunda kalmasın, sokaklara dökülmesin…

Bunlar bilerek mi yapılıyor, bilmeyerek mi?.. Yani bu yaralayıcı söz ve davranışlar planlı ve programlı birer davranışlar mıdır?.. Umarım bilinçsiz yapılıyordur…

Bilinçli de, bilinçsiz de yapılsa sonucu olumsuz. Rencide edici, kırıcı, üzücü şeyler… Sonuçta ulusal ve ülkesel birlik ve bütünlüğün zedelenmesine ortam hazırlayan davranışlar bunlar.

Kimsenin de ülkemizi ve toplumumuzu böyle bir ortama sürüklemeye hakkı ve yetkisi yoktur.

Alevi toplumu ağırbaşlı ve oturaklı bir toplum. Sağduyulu olmayı bilir. Geçirdiği tarihsel deneyim onlara bu niteliği kazandırmıştır. Daha zor koşullarda yaşam ve onur savaşımını verebilmiştir. Bugün de vermesini, gerektiğinde direnmesini, onurunu korumasını bilir.

Onurlu insanlar, onurun değerini bilirler. Onurlu toplumlar da öyle. Onurlu insanlar, toplumlar başka insanların-toplumların onuruna saygı duyarlar. Onursuz insanlarda/toplumda doğallıkla başkalarının onuruna saygılı olması beklenemez. Alevi toplumunun onuruna yönelik böyle bir karalama karşısında, Alevi toplumunun ölçülü direnci böyle bir onur anlayışının sonucudur.

Biz Güner Ümit’in bilinçsizce o sözleri kullandığına inanıyor ve inanmak istiyoruz. Alevi toplumu bu açıdan onu bağışlıyor da. Ama, Kızılbaşlık-Alevilik-Bektaşilik olgusunun kendi yaşadığı toplumun aydınlarınca tanınmayışını sanmıyorum bağışlasın…

Güner Ümit, bir TV programı yapabilecek düzeye gelmiş biridir. TV, bir yayın, kültür, eğitim organıdır. Bir uygarlık aracıdır. Güner Ümit ve Güner Ümit’ler yüksek eğitimler görerek, yabancı diller öğrenerek, dünyayı tanıyarak buralara gelmişlerdir. En azından ben böyle görüyorum. Haritada yerini gösteremeyecekleri bir yerdeki toplumları, yaşantıları, siyasal hareketlerini bilirler, ahkâm keserler. Ama kendi ülkelerinde, birlikte yaşadıkları insanları/toplumu tanımamaları, onlar hakkında birkaç kitap okumamaları, dahası babadan-dededen duyduklarıyla yetinmeleri utandırıcıdır. Bence bağışlanamaz olanı budur. Ne yazık ki ülkemizde basın, yayın, TV, yazın ve sanat çoğunluk bu kapasite ve nitelikteki insanların elinde. Toplumumuzun eğitilmesi, kültürlenmesi ve bilinçlenmesinde bu alanlar oldukça etkenler. Babadan-dededen kalma Ortaçağ kalıntısı fanatik ve gerici düşünce kırıntılarıyla toplumu yoğurmanın, sözüm ona bilinçlendirmenin sonucu ne olur?.. Öyle sanıyorum bugünden belli…

Elimizde, Güner Ümit ve Güner Ümit gibi duyduklarıyla “şov yapan”lara “Allah akıl-fikir ihsan eyleye” demekten başka bir şey gelmiyor. Umarım yazarı, çizeri ve sanatçısıyla Türk toplumu bu olanlardan ders çıkarır ve kendisine çeki düzen verir. Eğitme ve bilinçlendirme işi yapan bu kişi, kurum ve kuruluşlar hata ve cahillikleriyle toplumun huzursuzluklarına yol açmaz, dahası gönençli ve barışık yaşamalarını iş edinirler.

Doğallıkla bunun için de önce kendilerini yetiştirir, bilgilenir, yakından uzağa doğru yaşadığı dünyasını tanırlar. Ama, önce varsa kafalarındaki ardniyetliliği atmalılar.

Öyle sanıyorum ki, bu da bir zihniyet değişikliğini gerektirmektedir. Türk aydınının acil sorunu budur. Türk aydını henüz çocukluk dönemini yaşıyor. Amaçsız ve yetişmemiş bir çocuk…

Türk aydını önce insanı/toplumu sevmeyi amaçlamalı. İkinci olarak öğrenmeli… En son öğretmeli ve bilinçlendirmelidir. Öncelikle bunlara kendisinin acil gereksinimi vardır. Çünkü, bilgisi olmayanın düşüncesi olmaz.

Güner Ümit Olayının Düşündürdükleri:

Güner Ümit’in İnterstar TV kanalındaki şovundan toplumumuz için kimi dersler çıkarılmalıdır. Şöyle ki;

• Türk aydını yetersizdir. Aydın olduğunu söyleyen okumuş kesim, aslında okumamıştır. Okumadıkları bu tür gaflarıyla bilinçsiz olarak ortaya çıkmaktadır. TV gibi önemli bir yayın organının programcısı birlikte yaşadığı toplumu bilmiyor, tanımıyor. Bu toplum hakkındaki bilgileri dededen-babadan duydukları kimi fanatik ve gerici kafaların Ortaçağ baskıcılığı altında ürettikleri bilgi ve düşünce kırıntılarından ibarettir. Günümüzde Alevilikle ilgili yerli-yabancı onlarca kitap, araştırma olmasına karşın Güner Ümit bunlardan hiçbirini okumamış, okuma-inceleme gereğini duymamıştır.

• Gelenekçilik ve gelenekçiliğin gereği olan sözlü bilgi edinme aydın geçinen okumuş kesim için de geçerlidir. Güner Ümit ve Güner Ümit gibilerinin yazılı kaynaklara başvurmayışı, sözlü aktarımlarla yetinmesi, aydın ve kentli kesimin dahi gelenekçi toplum yapısını kıramadığını gösterir.

• Türk toplumunun acil gereksinimi zihniyet değişikliğidir. Güner Ümit kötü niyetli olmadığını söylemesine karşın, bu varolan toplumsal gerçeği değiştirmez. Türkiye’de tarihsel yönlendirmelerin sonucu olarak; bir kesim bir başka kesime karşı hoş bakmıyor demektir. Bu hoş bakmayış feodal yapısını kırmış, kentlileşmiş ve aydın sayılan kesimler içerisinde bile var. Güner Ümit’in bilinçsizce dile getirdiği anlayış bu bakışın sonucudur, kanıtıdır. Eğitim gördüğünü ve aydınlandığını sanan okumuş kesim bile gerekli zihniyet değişikliğini yaratamamış ve çağın gerisinde kalmıştır. Birlikte yaşadığı bir topluma hangi koşullar altında bu tür karalamaların yapıldığını anlayamamış, halkı eğitmeyi, bilinçlendirmeyi üstlenen bu kişi ve zihniyet halkın gerisinde kalmıştır.

• Geleneksel bilgilerle ve sözlü duyumlarla yetinmek, XXI. y. yıla ulaşan Türkiye toplumunu nasıl çağdaş teknolojiye, kültüre, anlayışa ulaştırır?.. Bu tutumla çağdaşlaşılır mı?.. Düşündürücü bunlar. Bireysel olarak dedesini-babasını aşmayan/aşamayan oğul, toplumsal olarak da bir önceki kuşağı aşamayan genç kuşakların yarattığı toplum, ileri toplum kabul edilebilinir mi? Bu yaratılan toplum ilerlemiş-gelişmiş toplum sayılır mı? Ama, öyle sanıyorum ki önceki dönemi aşamayan toplum duraklamıştır. Önceki dönemin gerisine düşülmesi kaçınılmazdır. Dededen-babadan edilirken duyum ve bilgi kırıntılarıyla yetinen aydınların varacağı yer çağın gerisidir.

• Alevi aydınları da bu durumda sonuçlar çıkarmalıdırlar. Görüldüğü kadarıyla yazılan-çizilenler Alevi toplumu içerisinde kalmakta. Alevi toplumunun dışına ulaşılamamaktadır. Alevi toplumunun dışındaki okur Alevi yayınlarına yabancıdır, uzaktır. Bunun çeşitli nedenleri vardır.

1) Alevi toplumu geniş kitlelere ulaşabilen yayınlar yapamamakta ve günümüzde en etkin bir iletişim aracı olan televizyondan seslenememektedir.

2) Alevi toplumunun dışındaki okur, Alevi yayınlarını ciddiye almamakta, bu yayınlar karşısında çekingen davranmakta ve uzak kalmaktadır. Kanıma göre Alevi toplumu bu olumsuzlukları aşmalıdır.

• Sanat çevreleri yozluk içindedir. Bunu, ürünlerine bilinçli-bilinçsiz yansıtmaktadırlar. Oysa, sanat ve sanatçı toplumun lokomotifidir. Toplumu iyiliklere, yeniliklere, çağdaş anlayışlara ulaştırır. Tarihsel misyonu budur. Ahlaksal çöküş sanatı ve sanatçıyı toplumun gözünden düşürür, toplumu sanat ve sanatçıdan uzaklaştırır. Topluma ulaşmayan sanatın ve sanatçının bir yararı ve gereği olamaz. Her türlü ahlaksızlıkların sanat ve sanat ürünü olarak sunulması, toplumu sanat ve sanatçıdan koparır. Güner Ümit’in İnterstar’daki şovunda hostesin karnındaki çocuğun kimden olduğunu tartışması, baba araması, dahası -ima olarak da olsa- kendi babasından aldığını söyleyecek ölçüde bir zillete düşerek toplumsal değer ve ahlak yargılarını küçümsemesi, sanat ve sanatçılık adına üzücüdür ve Türkiye toplumu için talihsizliktir. İşin ilginç yanı böyle bir zillette olan birinin kendisine “Kızılbaş mısınız?” diye sorulduğunda, bu soruyu “Estağfurullah”la karşılamıştır. Bu ölçüde zillete düşmüş, kadınlık iffetini sıfırlamış birinin içinde bulunduğu durumunu Kızılbaşlıktan daha üstün görmesini hiçbir mantığa, insanlık anlayışına, sanatçılığa ve ahlaka sığdıramıyorum. Türkiye bu tür sanatçı geçinenlere sahip olduğu için geleceğinden endişe duymalıdır.

Öyle sanıyorum ki herkes şapkayı önüne koyup olanları birkez daha değerlendirmeli, birkez daha düşünmelidir. Bu ülke hepimizin. Kurtuluş da bizlerden gelmelidir. Kimsenin sanat adına, bilgisizliğinden ardniyetlik uğruna, yahut kendi aymazlığının sonucu olarak ülkeyi iç savaşa götürmeye hakkı yoktur. Bunun önlemleri alınmalıdır. Doğallıkla aşağılandığı için protesto eden ve direnenlerin tutuklanmasıyla değil. Devlet bunu, toplumunu eğiterek ve bilinçlendirerek yapmalıdır. Toplumun birbirini tanımasını ve sevmesini sağlayarak yapmalıdır.

Oysa Kızılbaşlık Aleviliktir:

Birçok yazar olsun, sıradan halk olsun bu tür şeylerin Alevi-Bektaşilerde olmadığını, yalnız Kızılbaş ve Rafizi topluluklarında görüldüğünü yazarlar, söylerler. Yanlış. Varsa heriki toplulukta da var. Yoksa, hiç birinde de yok. Bu tutum kaçamakça suçlamadır. Dürüstçe davranış değildir. Bir çifte standartlıktır. Oportünistliğin daniskasıdır. Dürüstlük, yansızlık ve bilimsellikle bağdaşmaz.

Alevilik tarih boyu çeşitli yerlerde çeşitli adlarla anılmıştır. Bu adların verilmesine belli kıskançlık, kötüleme gibi etmenlerin yanı sıra, onların kimi giyimleri ve davranışları da rol oynamıştır. Alevilere en yaygın olarak “Kızılbaşlar” denilmiştir. Suçlama ve aşağılamaya yönelik olarak “Rafızi”, “Mum söndürenler”, İran Şiileri ise Farsça “Çerağ kûşan”ı kullanmışlardır. Anadolu’da “Tavşan yemezler”, Maku’da “Karakoyunlular”, Urmiye’de “Abdal Beyliler”, Gülistan’da “Gulyailer”, Karadağ’da (Tebriz yöresi) “Şamlular”, Karabağ’da “Milliler”, Meşhed’de “Ali İlahiler”, Tebriz’de “Guran”, İran’da “Ehl-i Hakk”, Anadolu’da ise yerine göre “Alevi”, “Kızılbaş”, “Güruh-ı Naci”, “Sofi Süreği”, “Şah Safi Süreği”, Tahtacılar”, “Çepniler”, “Bektaşiler”; Osmanlı dönemindeyse “Kalenderiler”, “Haydariler”, “Abdallar”, “Cavlakiler”, “Torlaklar” ve “Işıklar”, “Camiler”, “Ethemiler”, “İshakiler”, “Şemsiler”, “Hurufiler”… gibi adlar almışlardır (10).

Alevilik tarihinde “Alevi” adı pek yaygın değildir. İlk dönemler Hz. Ali’nin ailesinden, onun soyundan gelenlere ad olarak verilmiştir. X. – XI y. yıllara kadar kullanılmıştır. Giderek kapsamı genişlemişse de Osmanlı tarihi boyunca -birkaç istisna dışında- kullanılmaz. Aşıkpaşaoğlu, Neşri, Peçevi, Hoca Sadettin, Solakzade, Gelibolulu Ali, Naima ve daha birçok Osmanlı vakanemesini (kronik) taramamıza karşın, “Alevi” adına rastlayamadık. “Kızılbaş” adı yaygın. O da Safevilerle birlikte ortaya çıkıyor. Şah İsmail’in babası Şah Haydar döneminde (1460-1488) bu “Kızılbaş” adı doğmuştur. O dönemler Safeviler’in yandaşları kırmızı bir serpuş giyerler. Başlangıçta siyasal bir ad olur. Giderek dinsel ve mezhepsel bir renk kazanır. Şah İsmail’in de “Divan”ında kesinlikle “Alevi” adı yoktur. Sürekli “Kızılbaş” deyimi kullanılmıştır. Osmanlı kronikleri de yarı sövme anlamında İran’dan ve Safeviler’den söz ederken “Kızılbaş” deyimini kullanmışlardır. Balkanlar’da da “Alevi” değil, “Kızılbaş” deyimi kullanılmıştır. Bu yörelerde Alevilere “Babailer” de denmiş, çoğu kez bu ad kullanılmıştır. Ancak 19. y.yıldan itibaren “Alevi” deyimi Türkiye’de öteki türev ve adların da yerini alırcasına kullanılır. “Alevi” adı Ali’ye bağlılıktan gelir. İran’da kullanılışı da bu anlamdadır. Zamanla Suriye’de geleneksel “Nusayri” sözcüğü de yerini “Alavi (Alaouite)”ye bırakmıştır (11).

Kısaca “Kızılbaşlık” Aleviliktir. Ayrı bir “Kızılbaş” topluluğu, toplumu ne görülmüştür, ne de vardır. Dolanbaçlı yollarla Aleviliği aşağılamak için “Kızılbaşlık”a bir takım şeyler yüklenir. Bunlar genelinde Aleviler için yapılan iftiralardır. Bunlara gerekli yanıtlar zaman zaman verildiğinden, ayrıca değinme gereğini duymuyoruz.

Kızılbaşlığı (ya da Aleviliği) namus bakımından aşağılamak öteden beri var olan yönetimin ve yönetici sınıfın genel tutumudur. Bu Burjuvazinin beynindeki kötülüklerin yansımasıdır. Günümüzün ünlü Bektaşi halifelerinden Turgut Koca Baba bu karalamaya şu yanıtı verir:

“Bizim yolumuzda her leke silinir. Hatta katran lekesi dahi silinir. Sadece ve sadece namus lekesi silinmez. Muhammed-Ali yoluna namus lekesi olanlar giremez. Bizim yolumuza namus lekesi olanlar gelmesin” (12).

Namus, Alevi toplumunun en duyarlı olduğu noktadır.

Dünya anlayışının temel ilkesi ve yaşama biçiminin özü-eksenidir. Bunu çok iyi bilen siyasal İslami çevreler Aleviliğe hep bu ana ekseninde saldırmış, en duyarlı noktasında vurmaya çalışmıştır. Bu, feodalitenin ve burjuvazinin yönetimde kalmada tarih boyu edindiği deneyimlerinin sonucudur. Gerçi güneş balçıkla sıvanmıyor ama, çamur atınca da izi kalıyor. Yönetimde kalmayı iş edinmiş çevreler bunun bilincindeler ve zaman zaman kullanmaktan da çekinmiyorlar. Çeşitli kurumlar yoluyla toplumun bilincine yerleştirilen bu tür aşağılamaların silinmesi oldukça zor. Ahlaksallığı yaşamına eksen alan Alevi toplumu tarihi boyu savaşım vermesine karşın, bu bilinç tortusunu söküp atamamıştır. Bugün bilmeden de söylense, şov olarak da dile getirilmiş olsa, bu tür karalamaların toplumun bilincinde yer edindiğini, en az tortusunun korunduğunu gösterir. İslam ve Osmanlı burjuvazisi başarmıştır bu işi. En önemli karşıtını, en önemli canalıcı noktasından vurmuş ve bu yaraların günümüze kadar kanamasını sağlamıştır. Güçlü feodal ve burjuva iktidarı güçlü olduğunu kanıtlamıştır. Gücüyle ve marifetinin kustuğu zehirle övünüyor olmalıdır.

KESİM II – DİPNOTLAR:

(1) Bkz: Meydan Larousse Ansiklopedisi, Sabah yay. c: II, s: 25; Büyük Larousse Ans. Milliyet yay. c: II, s: 700.

(2) Bu kitaplar ve tanımlar için bkz: Ali Ağa Varlık – Hanedan-ı Ehlibeyt Neden Hor Görüldü, Can yay. İst. 1993. s: 58 v.d.

(3) Aydın Karaahmetoğlu (Danışman: Ali Bayrak) – Fransızca – Türkçe, Türkçe-Fransızca Sözlük, Fono yay. İst. 1989.

(4) Bkz: Enver Behnan Şapolyo – Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, Türkiye yay. İst. 1964, s: 256, 267, 384.

(5) Bkz: Şapolyo, s: 283.

(6) Şapolyo, s: 266.

(7) Ömer Seyfettin – Harem, Ünlü Kitabevi, İst. 1988, s: 29 v.d.

(8) Halit Kemal Elbir – Evlenmesi Memnu Akrabaların Evlenmelerinin ve Cinsi Münasebetlerinin Ceza Müeyyidesi ile Tehalidi Meselesi Kar-şısında Türk Hukuku, İst. 1947, s: 668 v.d.; Prof, Dr. Ferit H. Saymen – Doç. Dr. Halid K. Elbir – Türk Medeni Hukuku – Aile Hukuku, İst. 1957, C: III, s: 417.

(9) Prof. Muammer Aksoy- Kötü Durumda Evlilik Dışı Çocuklar, Ank. 1943, s: 31.

(10) Bkz: Abdülbaki Gölpınarlı – “Kızılbaş”, İslam Ansiklopedisi; M. Eğ. Bak. yay. c: VI., s: 790; Nejat Birdğan – Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik, İst. 1990, s: 207 v.d.; Prof. Fuat Köprülü – “Abdal”, Birdoğan’ın (1995) kitabının ekinden, s: 437 v.d., 435 v.d., 441 v.d.

(11) “Alevi” adının ve kavramının tarihsel süreç içerisinde yüklendiği anlamlar üzerine bir çözümleme denemesi için şu çalışmamıza bkz: Baki Öz – Alevilik Nedir?, Der yay. İst. 1995, s: 172-178 arası. Ayrıca bu konuda geniş açıklamalar için bkz: Prof. İrene Melikoff – Uyur İdik Uyardılar, Cem yay, İst. 1993, s: 25 v.d., 33 v.d., 54 v.d., 102 v.d.

(12) Turgut Koca’nın sözleri için bkz: Varlık, s: 77.

KESİM: III (Sayfa 93~96)

RAFİZİ DENEN BİR TOPLULUK VAR MIDIR?

Sözcük Olarak Rafızilik:

TDK’nın “Türkçe Sözlük”ü “Rafizilik”i Şia mezhebinin bir kolu ve bu koldan olanların inancı olarak veriyor. Ünlü dilci Şemseddin Sami Bey de “Kâmûs-i Türkî”sinin “Temel Türkçe Sözlük” olarak Tercüman gazetesince yayınlanmışında “Şii fırkalarından” olarak verir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın “İslam Ansiklopedisi”nde de maddenin yazarı ünlü doğu bilimci Kramers, Rafıziliği “Şiiler için kullanılan adlardan biri” olarak niteler. Yalnız Şii kollarından herhangi birinin adı olmadığını da belirtir. Sözcük olarak Ebu Bekir ve Ömer’in halifeliğini kabul etmeme eylemiyle (rafaza) türediğini vurgular (1). “Meydan Laorusse” de “Rafz”ın “bırakma, terk etme” olduğunu yazar (2). Orhan Hançerlioğlu’na göre “Rafızilik”, “Ebubekir’le Ömer’in halifeliklerini yadsıyanların Aliciliği”dir. “Bırakanlar” anlamına gelen Arapça “rafız” ve “rafaza” sözcüklerinden türetilmiştir. Ali’ye aşırı bağlılık gösteren bir anlayıştır. Şiiliğin bir koludur. Bunlar Peygamberden sonra Hz. Ali’nin halife olması gerektiğini ileri sürerler. Daha sonraları Osman ve Muaviye’yi de yadsımışlardır. Tanrı’nın Ali’den belirerek dünyaya yeniden geleceğine inanırlar. VII. y. yılda savunulan bu düşünceler “Batınilik disiplini içerisindedir”. Hançerlioğlu’na göre; Râfızilik, Bâtınilik, Şiilik ve Alevilik deyimleri temelde aynı anlayışta olanları dile getirir (3).

Prof. Brockelmann’a göre “Rafîzilik”in İslam dışı bir kaynağı/kökeni vardır. İslami dönemde bütün Rafızilere “zındık” denir. Zındık, “Sasaniler’de Avesta Ortodoks akidesine karşı, bunun yeni bir yorumunu (zend) yapmaya cesaret eden herkese verilirdi. Sonradan bu ad özellikle Mani ve Mazdek dininde olanlara verilmiştir” (4).

Aleviler arasında oldukça tanınan Halil Öztoprak “Rafizilik”in “dünyayı terk etmiş, hayır yol tutan” demek olduğunu yazarak Kuran’ın Ali İmran suresi 200. ayetini örnek verip, sözcüğün oradan çıktığını söylerse de; Kuran’ın hiçbir çevirisinde adı belirtilen ayette bu sözcüğe ve uzak-yakın anlamına rastlayamadık (5). Öztoprak’ın tanımlaması zoraki bir anlam yüklemedir. Bu anlam, Rafıziliğin çıkışı ve tarihsel süreciyle bağdaşmaz. Çünkü Rafizilik özünde kurulu düzene ve ortodoks dinlere tepkidir. Dine katıca sarılmak değildir.

İran Şiiliği İçin de Aynı Suçlama:

“Rafızi” adı gerek İran’ı, gerek İran Şiiliğini, gerekse Anadolu Aleviliğini suçlamak, ayıplamak ve aşağılamak için kullanılmıştır. Bugün de aynı anlamda kullanılmaktadır.

A. Gölpınarlı Şiiliğe ilişkin, kadın konusunda ahlak dışı göstermek amacıyla yazılan Şer’i-İslamcı yayınlardan bir takım bölümler aktarır. Bunlar, “Rafizilik” adı altında Şiiliğe yapılan suçlamalardır. Örneğin; “Rafiza’nın yüz erkeğin adeti beklemeden buluşabileceği (…), onlarca iddet de bulunmadığını (…)” kaynaklardan saptıyor. Haklı olarak şu soruyu yöneltiyor. “Şia’nın hangi fıkıh kitabında görmüşler bunu?” (6). Nedeni belli; karalama, iftira…

Osmanlı’da Rafızi Adı Nasıl ve Neden Çıktı:

Osmanlı kaynaklarında “rafızi” sözüne tümüyle siyasal bir yafta olarak Sünniliğin dışındaki kesimler için, bir karalama/aşağılama nitesi olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu ad ve nite özellikle XVI. y.yıldan itibaren Osmanlı’da bir siyasal terim olarak görev yapmaya başlamıştır.

Bundan olacak ki, tarihçi E. Behnan Şapolyo Aleviliği aklamaya çalışırken, özellikle Rafizilik’ten ayrı tutmaya çalışmış; “Mum söndürme ve herşeyi mübah saymak bu Rafizilerdedir. Kızılbaşlara düşman olanlar Rafizilerin bu kötü âdetlerini onlara yüklerler” (7) der. Halkımızın deyişiyle “vur abalının abası” nadir bu durum.

Rafıziliğin Siyasal Olarak Ortaya Çıkışı:

Rafizilik hakkındaki görüşler farklıdır. Çoğu yazarlara göre Şiilik; Gulat, Zeydiler ve Rafiziler’den oluşur. Kısaca Rafizilik, Şiiliğin bir koludur. Rafizilik ilkin Ebu Bekir’le Ömer’in halifeliğine karşı çıkanlarla başlatılmıştır. Kimileriyse Hz. Hüseyin’in torunlarından Zeyd bin Ali’nin Ebu Bekir’le Ömer’in halifeliğini onaylamamasına karşı çıkanların başlattığı hareket olarak görürler Rafıziliği (8).

Görüldüğü kadanyla Zeyd pek toparlayıcı olamaz. Düşüncelerini geniş kitlelere benimsetemez. Kimi Şii çevreler Ebu Bekir’le Ömer’i “gasbcı” görmezler. Zeyd’in Emevileri de lanetlememesini isteyerek ondan ayrılırlar. “Râfıza” (ayrı yola gidenler) adını alırlar. Bu adın kendilerine önce Zeyd’in değil Mugire b.Şu’be’nin verdiğini kabul ederler. Rafıziler, önce Zey’in kardeşi Muhammed b. Ali’yi, sonra da oğlu Cafer’i gerçek imam olarak ilan ederler. Ne var ki bu kimseler Rafizilerle hiç ilgilenmezler (9).

Prof. E. R. Fığlalı’ya göre “râfızi” sözü dördüncü imam Zeynelabidin’in oğlu Zeyd (699-740)’in Emeviler’in Irakeyn valisi Yusuf b. Ömer es-Sakafi’ye karşı ayaklanması sırasında edebiyata girmiştir. Kendisini yalnız bırakan adamlarına “beni bırakıp kaçtınız, terkettiniz (rafaztumûni)” der. Bu olaydan sonra Zeyd’i yalnız bırakanlara “rafizi” denmiştir (10).

Edebiyatta ve siyasal-yönetsel çevrelerde siyasal bir terim ve ad olarak sürekli kullanılmasına karşın var mı böyle bir din, mezhep, tarikat, devlet ve topluluk?.. “Terkeden” anlamını yitirerek zamanla “sapkın, sapmış, dinden çıkmış” anlamına dönüşen Rafiziler; nerede devlet kurmuş ve nerede yaşamışlardır?.. Nerededir bu Rafizi topluluğu?..

Ne geçmişte, ne de günümüzde ayrı bir Rafizi inancı ve topluluğu yoktur ve olmamıştır. Dün olduğu gibi bugün de siyasal-yönetsel çevreler bu tür siyasal içerikli terimler arkasına sığınarak insanları suçlayıp baskı altında tutmaya çalışmışlardır. Bu, toplumu baskıyla yönetmenin bir yolu olarak görülmüştür. Tüm Batıni akımlar ve Alevi-Bektaşilik bu yolla yok edilmeye çalışılmıştır. Rafızilik olayının içeriği budur. Sünnilik dışı akımları ve inançları önlemenin bir yoludur bu.

KESİM III – DİPNOTLAR:

(1) Bkz: J. H. Kramers – “Rafiziler”, İslam Ansiklopedisi, C: IX, s: 593.

(2) “Rafz” maddesi – Meydan Larousse, Sabah yay. C: XVI, s: 396

(3) Orhan Hançerlioğlu – İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İst. 1975, s: 531.

(4) Prof. Cari Brockelmann – İslam Ulusları ve Devletleri Tarihi (Çev.: N. Çağatay), TTK yay. Ank. 1992, s: 92.

(5) Bkz: Halil Öztoprak – Kuran’da Hikmet Tarihte Hakikat ve Kuran’da Hikmet İncil’de Hakikat, Can yay. İst. 1990, s: 61 v.d.

(6) Bkz: Abdülbaki Gölpınarlı – Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, Der yay. İst. 1979, s: 98-135 arası. Alıntı s: 103.

(7) E. B. Şapolyo – Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, s: 256.

(8) Esat Korkmaz – Alevilik Bektaşilik Sözlüğü, Ant yay. İst. 1994, 2. baskı, s: 290 v.d.

(9) Julius.yVelIhausen – İslamiyetin İlk Devrinde Dini – Siyasi Muhalefet Partileri (Çev.: F. Işıltan), TTK yay, Ank. 1989, s: 158 v.d.

(10) Prof. E. Ruhi Fığlalı – Türkiye’de Alevilik-Bektaşilik, s: 13 v.d.

KESİM: IV (Sayfa 97~101)

ALEVİLİK YAHUDİ KAYNAKLI MI?
“ABDULLAH BİN SEBA MASALI”

Tarık Mümtaz Sözengil “Tarih Boyunca Alevilik” adlı kitabında çoktan bilimsel ispata kavuşmuş bir konuyu görmemezlikten – bilmemezlikten geliyor (1). Aleviliğin kuruluşunu bir Yahudi olan İbni Seba’ya bağlıyor. Dahası Ali’nin halifeliğe gelişini de İbni Seba’nın çabası olarak görüyor. Cemel ve Sıffın savaşlarını da çıkardığını söyleyerek Muaviye’yi aklamaya çalışıyor. Ali’nin “Allahlığını” da bu kişinin topluma kazandırdığını yazıyor. Bu görüşleri 12.5.1993 günü HBB TV. kanalında vaiz Hasan Ali Buldan da aynen yineledi. Kısaca Aleviliği bir “Yahudi Tezgahı” olarak sundu.

Görülüyor ki gerçekler / doğrular tümüyle başka da olsa, insanların görmek istememeleri durumunda yıllanmış yalanları / iftiraları temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp insanların önüne süreceklerdir. Aynı yalanlar / yanlışlar çengel sakızı gibi sürekli çiğnenecektir. Bu sağ tandanslı insanların, kafalarını gerçekler karşısında kuma gömen karanlık düşüncelilerin yaptıkları da böyle: Gerçekleri-doğruları görmemezlikten gelmek… Halen odunumun parası deyip diretmek. Amaç karşı düşünceyi yok kılmak, yanlış da olsa kendi görüşünün egemenliğini sağlamak. Yapılan şey bu.

Oysa, doğru olan bu değil. Doğru/gerçek olanı yetkin bir İslam tarihçisi olan Abdülbaki Gölpınarlı çalışmalarıyla tanıtladı. Yıllar oluyor ki onun “Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” ile “Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar” adlı yapıtları okurun elinde (2). Bu çalışmalar Abdullah bin Seba’nın yaşamamış bir kişi olduğunu, bunun bir uydurma ve öteden beri gelen belli çevrelerin bir “masalı”ndan başka birşey olmadığını tarihsel verilerle kanıtladı. Yeniden aynı iftiralara saplanmaya neden gerek duyuluyor, bilemiyorum?

“Masal” Ne Diyor?

• Abdullah b. Seba Yemen Yahudilerinden. Zamanla Müslüman olmuş. Yahudilikteki Yuşa hakkındaki kanısını Müslüman olduktan sonra Ali’yle özdeştirmiş.

• Her peygamberin bir ardılı (vasiysi) olduğundan Hz. Muhammed’in de ardılı Ali’dir.

• Peygamber Muhammed son dönemler yeniden dünyaya gelecektir.

• Mazdakilerde olduğu gibi servet ve mal ortakça dağıtılacaktır.

• Ali, Tanrı’nın görünümüdür, Tanrıdır. İbni Sebâ’ysa onun peygamberidir. Galiyecilikin kurucusu İbni Sebâ’dır.

• İbni Seba, Küfe, Şam ve Mısır’ı dolaşarak bu görüşlerini; Ebu-Zerr, Ammâr, Ebu Bekir’in oğlu Muhammed, Ebu Huzeyfe’nin oğlu Muhammed, Udeys oğlu Abdurrahman, Suhân oğlu Sâsaa ve Malik’ül-Eşter gibi İslamın büyüklerine kazandırır.

Düşünülmesi gereken birşey var: Ebu-Zerr sürülüyor. Rebeze kuşkulu bir biçimde ölüyor. Ammar’la Abdullah b. Mesud dövülüyor. Halife Osman’a karşı ayaklanmalar olurken, eylemciler kıyıma uğratılıyor, bu adama hiç kimse rastlamıyor. Bu adam hiçbir yerde görülmüyor, izlenmiyor. Cemel Savaşı’ndan sonra da izine rastlanmayacaktır.

“Masal”ın Kaynağı Kim?

“Masal”, bir “rivayet”ler zinciri oluşturuyor. Hep birbirinden aktarak almışlar. “Acaba” sorusu akıllarına gelmemiş veya getirmemişler. Yahut da Arap yazarlarının işlerine böyle gelmiş.

Bu “masalı” İbni Ebi-Bekr, Seyf’ten ve İbni Esir’den alıyor. İbni Asakir’se Seyf’ten alıyor. Zehebî, Seyf ve Taberi’den aktarıyor. Başkalarının doğrudan kaynağı Taberi’dir. Sonradan gelen doğulu ve batılı tarihçi ve doğubilimcilerinin tümünün kaynağı Taberi’dir. Taberi bu “masal”a ve yalana ilk inanan tarihçidir. Çevresine ve sonraki kuşaklara da o yaymıştır. Taberi bu yalan haberi Seriyy b. Yahya adlı birinden Şuayb aracılığıyla almıştır. Zehebi ise kaynak olarak Yezid’e, o da Atiyye’ye, o ise Seyf’e dayanır. Bu durum rivayet aktarımı, yani bir bakıma yalan/”masal” aktarımı biçiminde sürüyor.

Taberi’yi Seyf’e Bağlayan Seriyy Kimdir?

Seriyy b. Yahya b. Ayas (Öl: 167), Taberi (doğ: 224) doğmadan elliyedi yıl önce ölmüştür. İlişki kurulamaz. Seriyy b. İsmail olması da olası değil. Bu kişi H. 103’de ölmüştür. Gerçi, Taberi Seriyy b. Yahya diye bu adamın babasının adını da anar. Yalnız 327’lerde ölen bu kişi; ne kimseden rivayet almıştır, ne de bir başkası ondan rivayet aktarmıştır. Rivayetçilerden, 258’lerde ölen Seriyy b. Asım b. Sehl ise kaynaklarda “yalancılıkla” suçlanmaktadır. Şuayb bilinmiyor. Atuyya ise 110’da ölen Atıyyat’ül-Avfı mi, yoksa 121’de ölen Atıyya b. Kays mı? Seyf’in ölümü 170’den sonra olduğu için birincisi olamaz. İkincisiyye Şamlı’dır. Seyf’le hiç görüşmemiştir. Yezid’in kim olduğu belli değildir.

Görülüyor ki bir yalan ve uydurma yumağıyla karşı karşıyayız.

Bir Başka Aktarma Yapılan Seyf b. Ömer Kimdir?

Üsseyid kabilesinin Temim boyunun birkaç oymağı zamanla bir araya gelir. “Bürcümi” adıyla yeni bir oymak doğar. Seyf bu oymaktandır. Küfe’lidir. Bağdat’a yerleşmiştir. Harunreşid zamanında ölmüştür. Kitaplarında İslamın ilk kuruluş dönemini anlatır. Ebu Bekir’e karşı gelenleri “İslamlıktan dönmüş” olarak niteler. Yorumlar geliştirerek Ümeyyeoğullarını savunur. Roma, Şam, Filistin ve İran’ın alınışını anlatır. Osman’a karşı ayaklanmaya, öldürülmesine ve Cemel Savaşı’na değinir.

Seyf kitaplarında yüzelliye yakın kahramanı Hz. Muhammed’in sahabesi arasında sayar. Bir takım kentleri de bu kahramanlara “fethettirir”. Oysa bunların hiçbiri Hz. Muhammed’i görmedikleri gibi, yaşamamışlardır da. Sözü edilen kentlerin (13 tane) hiçbiri de kurulmamıştır. İlginç!

Rical kitaplarının Seyf’le ilgili görüşleri şunlar:

• Yahya b. Muin (öl: 846): “Hadisi zayıf ve gevşektir. Onda hayır yoktur”.

• Nesei (öl: 915): “Zayıftır. Hadisini bırakmışlardır. Ona ne güvenilir, ne de emindir”.

• Ebu-Davud (öl: 928): “Değersizdir. Çok yalan söyler”.

• İbn Ebi-Hâtım (öl: 938): “Hadisini bırakmışlardır”.

• İb’üs-Sekn (öl: 964): “Zayıftır”.

• İbni Hıbban (öl: 965): “Uydurduğu rivayetleri güvenilir adamlar ağzından aktanr. Zındıklıkla yerilmiştir. Rivayet uydurur denmiştir”.

• Dâru Kutni (öl: 995): “Rivayetleri zayıftır. Bırakılmıştır”.

• Hâkim (öl: 1014): “Rivayetlerini bırakmışlardır. Zındıklıkla töhmetlenmiştir”.

• Firuzâbâdi (öl: 1414): “Zayıftır”.

• İbni Hacer (öl: 1448): “Çok zayıftır”.

• Suyûti (öl: 1505)” “Çok zayıftır”.

• Safıyüddin (öl: 1517): “Onu çok zayıf saymışlardır”.

Savaşlarda binlerce insan öldüren, dünya dolusu ganimetler edinen, ırmak ve denizleri çöl yapan, çölleri denizlere çeviren, olayları ve yılları değiştiren, kahramanlar ve kentler icad eden, tek rivayetçi kendisi olan, alabildiğine kabile şovenizmi güden, sonsuza dek kalacağını bildiren, hayvanları konuşturan, olmayan ve olmayacak olayları uyduran Seyf b. Ömer’in bu sınırsız muahilesi bir Abdullah b. Seba doğurmuş ve kimi istismarcılara, din ve mezhep yobazlarına malzeme sunmuştur. Onlar da böylesi bir muahilenin sunduğu gereçleri yıllardır kullana kallana bitiremiyorlar.

Seyf b. Ömer’in anlattıkları ne Şia, ne de Sünni hadis ve tarih kitapıarında kesinlikle bulunmamaktadır. Bununla birlikte Abdullah b. Seba, biraz Ammar’ın, biraz da Ebu-Zerr’in yaşamlarından esinlenerek Seyfce uydurulmuş, gerçekten bir ana-babadan doğmamış, yaşamamış, bir muahile ürünüdür. Daha sonraki süreçte bu uydurna kimi süslemelerle donatılmış, giderek dinsel-siyasal, toplumsal ve mezhepsel ilmekler de atılan bu olay, günümüz ard niyetli karanlık beyinlerin elinde siyasal istismar aracı olmuştur. Bile bile, bilmezlikten gelinerek bu siyasal araç Aleviliği köken olarak Yahudiliğe dayandırarak karalamak için kullanılmaktadır.

Zaten siyasal İslamcı çevreler her yanıt olanaksızlığına düştükleri yerde, suçlamak/karalamak istediklerinde hemen ona bir Yahudi kulpu takarlar. Bu “İsrailiyattır”, “Batıl inanışlardır”, “İslamiyete sonradan sokulmuştur” gibi kaçış içerisine girerler. İslamcı çevrelerin bir bakıma savunma mekanizmalarıdır bunlar.

İşte Aleviliğe “kurucu” yapılan Abdullah b. Seba Masalı’nın içeriği bu!…

KESİM IV – DİPNOTLAR:

(1) Bkz: Sözengil, s: 10 v.d.

(2) Abdullah b. Seba Olayının bir “uydurma”, bir “masal” olduğunu kanıtlayan çalışmalar için bkz: Murtaza’l-Askeri – Abdullah b. Sabâ Masalı; Bir Yalancının Düzmeleri, (Çev: A. Gölpınarlı), Baha mat. İst. 1974; Abdülbaki Gölpınarlı – Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler, Gerçek yay. İst. 1969, s: 33-37; Abdülbaki Gölpınarlı – Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, Der yay. İst. 1979, s: 91-97.

Reklamlar