HAİN, HEP AYNI HAİN

Kendi şahsi menfaatleri için emperyalizm ile işbirliği yapan, hatta mandayı yani onların himayesine girmeyi kabul eden..
Kuvayı Milliye’ye karşı gerici yobaz şeriatçılarla birlikte içiçe hareket eden, Kuvayi İnzibatiye ordusunu kuran, Mustafa Kemal ve arkadaşları için Padişah tarafından idam-ölüm fermanı çıkartan, Şeyhülislam’a fetva verdirten..
Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin başarısız olabilmesi uğruna, Kürtlere ve Ermenilere dahi özerklik vermeyi İngilizlere taahhüt eden..
İşte bu Osmanlı-İstanbul yönetiminden söz ediyoruz…
Ve geldik bugüne: Karşımızda F TİPİ AKP…
Ne değişti?

26 Ağustos bloğu

İNGİLİZ YANAŞMALARI: VAHDETTİN ve FERİT

TBMM_Gizli.Celse.Zabitlari_19200925

SULTAN VAHDETTİN

Vahdeddin 4 Temmuz 1918’de tahta çıktı. Osmanlı İmparatorluğu en kötü dönemini yaşıyordu. I. Dünya Savaşında yenik çıkılmıştı. Gelecek karanlıktı. Yeni padişah bu sorunlara acaba çözüm bulabilecek miydi?

Bir takım tanıyanların “zeki” olarak değerlendirmelerine karşın, genellikle mabeyin başkâtibi Ali Fuat (Türkgeldi) Bey onu; “kuşkulu”, “kurnaz”, “kararsız” ve “tereddütlü” buluyordu. İyi bir II. Abdülhamit taklitçisiydi. Fransız temsilcisi, Vahdeddin padişah olurken onu Fransız yetkililerine “çok zeki, etken, çok hırslı, soğuk yaradılışlı, içten pazarlıklı ve iradeli bir kişi” olarak tanıtıyor.

Onun hakkında Genç Türkler’in şu kanıda olduğunu belirtiyor: “Vahdeddin aynen Abdülhamit’in karakterini taşır. Bizde hiç güven uyandırmamıştır; ama bir gün hükümdar olursa vay halimize.”

Padişahın yakınlarından birinin değerlendirmesi de şu sözlerle bildirilir: “Vahdeddin otoriter ve hilekâr, doğası bakımından ikinci bir Abdülhamit olacaktır. Belki biraz daha zeki… ve hilekâr… daha inatçı… soğuk ve esnek”.

Başa gelince oldukça başarısız kalmış, en büyük yanılgısı da mizaç olarak kendisine çok benzeyen ve birbirini tanımayan [tamamlayan] D.Ferit’i beş kez başbakanlığa getirmesi olmuştur. Birbirlerine oldukça benziyor ve aynı yolu izliyorlardı.

Katı bir İttihat Terakki düşmanı oluşu, İngiliz ve D.Ferit’in etkisinde kalışı, onu kendinden önceki Osmanlı Hükûmetini yargılama ve suçlu bulma yoluna götürdü. Enver, Talat ve Cemal Paşalar’a aşırı kin duyduğundan, bunların yargılanıp asılmalarını istedi.

Böylece yenen devletlere yaranmak istiyordu. Oysa Anlaşıklar (İtilâf Devletleri) Bırakışma (Mondros Mütarekesi) imzalanırken savaş suçlularının teslimini dahi istememişlerdi.

Savaş Divanı kurdurularak tüm İttihat Terakki ileri gelenleri tutuklanıp, yargılandı. Ermeni kıyımı ve göçürümü suçluları saptanarak ağır cezalara ve ölüme çarptırılanlar oldu. Böylece Osmanlı Devletini Ermeni kıyımıyla suçlanmış ve yargılamalarla bu suçu ispatlamış oluyordu ki, bu yanılgı ve politika hatası bugüne dek gerilememekte ve tüm Türk halkıyla birlikte bu yanlış siyasanın cezası çekilmektedir.

Yurtseverliğinden kuşkulanılacak ölçüde gevşek davranıyor, ulusal sınırlardan ve ülke bağımsızlığından ödünler veriyordu. Ekim 1918’de Mondros Bırakışmasına giden kurula “Osmanlı hanedanının haklarını saklı tutmak koşuluyla bir takım illere “yönetsel özerkliklerin verilmesini” önermişti.

Padişah Vahdeddin işgalci güçlerin isteğiyle İttihatçı olarak gördüğü ve kendisine karşı sandığı Osmanlı Mebuslar Meclisi’ni 21 Aralık 1918 günü Anayasa’nın kendisine tanıdığı 7. maddeye dayanarak, Meclis’te görüşme açmadan bir “ferman”ıyla, özellikle Hürriyet ve İtilafçılarla anlaşarak kapadı. Böylece daha başında İngilizlere ve belli çevrelere karşı teslimiyetini ortaya koymuş oluyordu.

30 Mart 1919’da, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe ile görüşen D.Ferit, “Türkiye’nin İngiltere’ye, ancak yalnız İngiltere’ye bağlı” olmak istediğini sağlayan ve padişah Vahdeddin’in kendi eliyle yazdığı bir tasarının Fransızca çevirisini İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderilmek üzere Amiral’e vermişti. Padişah şunları istiyordu:

1) İslâm ülkeleri Osmanlı halifeye bağlı olacak,
2) İngiltere onbeş yıl boyunca Türkiye’nin yabancılara karşı bağımsızlığını korumak ve iç düzenini sağlamak için gerekli bulduğu yerleri işgal edecektir”.
3) Ermenistan “bağımsız ve özgür bir Cumhuriyet olacaktır”.
4) Burgaz – Enes çizgisi Trakya sınırı olacaktır.
5) Boğazlar İngiltere’ce işgal edilecektir.
6) Sultan’ın gerekli göreceği Osmanlı Bakanlıklarına İngiliz müsteşarları atanacaktır.”
7) Onbeş yıl boyunca vali danışmanlıklarına İngiliz başkonsolosları atanacaktır.
8) Yerel meclisleri İngliiz konsolosları denetleyecektir.
9) İngiltere merkez ve taşrada mal” denetim yapabilecektir.

Padişah, Damat Ferit ve Hükümet üyeleri açıkça İngiliz yanlısıydılar. İngiliz Sevenler Derneği’nin kurucusu ve üyeleriydiler. Türkiye’nin kurtuluşunu İngiltere’nin güdümünde görüyorlardı.

Vahdeddin başa geçince, “hangi koşullarla olursa olsun” barış yapmayı düşünüyordu. Ateşkes koşullarını öğrenirken İzzet Paşa’ya; “Bu koşullar çok ağır olmalarına karşın, kabul edelim. Öyle sanıyorum ki, İngilizler’in Doğu’da yüzyıllarca süren dostluğu ve kayırıcı siyasası değişmeyecektir. Biz onların hoşgörüsünü daha sonra elde ederiz” diyordu.

Sait Molla’yı İngiliz dostluğunu sağlamada kullanıyor, Molla’nın yıkıcı tutumuna bile göz yumuyordu. I. Dünya Savaşında Almanya’nın yanında savaşa girilişe karşı çıkıyor, “akılsızca yapılmış bir hareket” olarak niteliyor, “eğer başta olsaydım bu üzücü olay olmazdı”, diyordu.

İngilizler’e olan sevgi ve saygısını “babasından miras aldığını” savunan padişah, İngiltere’yle “dostluk ilişkilerini yeniden güçlendirmek için elinden geleni yapacağını açıklıyordu. İngiliz yetkilileri Padişah Vahdeddin’i gerçekten iyi bir “İngiliz dostu” görmelerine karşın aciz olduğundan, yardımdan çekiniyorlardı.

Prof. Jaeschke’nin vurguladığı gibi “İngiliz dostluğunu kazanmak için yalvarıp yakarmaları” İngiltere’nin çıkarları söz konusu olduğu sürece yürütüldü.

Birinci bölümde M.Kemal’in hangi koşullar altında ve hangi amaçlarla Anadolu’ya gönderildiğini görmüş, ülkeyi kurtarmak gibi bir amaçları olmadığını belgelemiştik. Düşünülen şey İngiltere’nin isteğini yerine getirerek, Anadoluda filizlenmeye başlayan direniş eylemlerini yok etmektir.

Kaldı ki M.Kemal’in Anadolu’ya geçişiyle yanlış adım attıklarını, yok etmek istedikleri şeye can verdiklerini anlayacaklar, önlemler arayacaklardır. Durum karşısında padişahın tutumu şöyle olacaktır. Belgeleyelim.

Öncelikle padişah, M.Kemal’in davranışına kızıyordu. M.Kemal’in adını küfürle ağzına alıyor, onun Türk ve Müslüman olmadığını, asi olduğunu vurguluyordu. İşte belgeler:

Vahdeddin 21 Mart 1921 günü İngiltere Yüksek Komiseri Rumbold’a şunları söylüyordu:

“Bir avuç eşkiya tam bir etkinlik kurmuşlar… Ankara’nın liderleri bu ülkede dikili ağacı olmayan; ne kan bağıyla, ne de başka bir şeyle ülkeye bağlı olmayan kimseler… M.Kemal kökeni belli olmayan Makedonya devrimcisidir. Kanı Bulgar, Sırp, Rum herşey olabilir. Daha çok Sırp’a benziyor. Onların arasında gerçek bir Türk yoktur. Gerçek Türk özüne bağlıdır”.

6 Nisan 1920’de de padişah, M.Kemal’le çevresinin Bolşevik ve İttihatçı olduğunu söyleyerek İngiltere’nin düşmanlığını üzerlerine çekmeye çalışıyordu:

“Ankara’nın askerî devrim örgütü yalnızca eski İttihat ve Terakki Partisi’nin yeniden dirilmesidir. Yunan saldırısının uyandırdığı duyguları sömürerek göz boyamaya olanak sağlayan ulusçuluk maskesi arkasına gizlenmiştir. Halkın % 90’ı Ankara’nın gidişine karşıdır. Ancak onların baskı yöntemleriyle başkaldırmaları önlenmiştir”.

23 Mayıs 1921’de Vahdeddin açıkça Ankara’yı Bolşevik olarak niteliyor; karıştırıcı ve çılgın olduklarını vurguluyor ve anlaşıkların buna önlem almalarını öneriyordu.

“Ankara liderleri kişisel amaçlarına bağlı olarak karıştırıcılığı destekliyorlar. Suçsuz halk her ikisinin de kurbanıdır. Kendi öz ülkesi çılgın düşünceli halkla dolup taşıyor. Onlar Bolşevik yardımına güveniyorlar… Güdülecek siyasa (…) Bolşevikleri Kafkasya ötesine almak olmalı”.

Vahdeddin 7 Ağustos 1922 tarihinde de M.Kemal ve çevresini şöyle karalıyor, İngilizler’i üzerlerine kışkırtıyordu:

“Onlar bir devlet değil, belki asîler ve ihtilâlciler topluluğudur. Onlar İttihat ve Terakki Partisi’nin yeniden ortaya çıkışıdır. Bunlar çeşitli adlar altında kendi öz çıkarları için bu ülkeye egemen olmaya çalışmışlardır. Bunlar yalnızca Bolşeviklerdir. Ben ve hükümetim barış yapmaya, bu yolda özveride bulunmaya hazırız. (…) Asîleri yok etmek için yasal hükümet desteklenmelidir”.

Padişah, “Savaşın amansız düşmanı olduğunu”, şeref ve onurun onunla “asî lider arasında herhangi bir uzlaşma olanağı tanımadığını” açıkça söylemekten çekinmiyordu. M.Kemal ve çevresiyle uzlaşmayı şerefsizlik olarak niteleyen padişah, kaldı ki İngilizler’e tutsaklığı onur belgesi olarak görüyordu.

Padişah Vahdeddin Anadolu’nun gücü karşısında yetersiz kalınca sürekli olarak bu hareketi İngiltere’ye şikâyet ediyor ve bastırılmasını istiyordu. İngiliz Yüksek Komiserliği görevlilerinden Hohler’in 4.8.1919 günü ülkesine verdiği raporda; padişahla görüştüğünü, M.Kemal ve arkadaşlarının hareketlerinden çok kaygılandığını, gecikmeden birşeyler yapılmasını istediğini yazıyordu.

7.8.1922’lerde padişah, İngiliz yetkilisi Rumbold’dan “Anadolu’nun Kemalistler’in yürüyüşlerine uygun olmayacak bir biçimde boşaltılmasını”, “Kemalist ayaklanmacıları temizlemekte yardımcı olunmasını” isteyeceği gibi, Ryan’a da 10 Nisanda göndereceği bir adamı yoluyla “işgal edilen toprakların Merkezi Hükümete teslimini, aksi durumda Kemalistlerin etkinliğinin oldukça artacağı”nı söylüyordu.

Yine Rumbold’un verdiği bilgilere göre padişah, Anadolu eylemini Bolşevik olarak nitelediği gibi, İngiltere’ye karşı yönelmiş bir hareket olarak değerlendiriyor, İngiltere’yi Anadolu hareketi üzerine kışkırtıyor ve böylece İngiltere tutsaklığında kendi yerini koruyabileceğini sanıyordu. Kısaca ülkesini kendi saltanatına değişiyordu. Rumbold Vahdeddin’le olan görüşmesini şöyle dile getiriyor.

“Bolşevik olarak nitelediği Kemalistlerin içinde bulundukları durumu yeniden gözden geçirdi. Onların bir çeşit silahsız hükümet darbesi yaparak hükümeti devirdiklerini anlattı… Kemalistlere karşı olan ve Müslüman olmayan uyruğun kötü durumundan söz etti. (…) Bütün bu halkın güdümünü bize bırakmak zorunda (!) olduğunu söyledi.(…) Kemalist darbe, görünüşte ulusun bir iç işidir; ama gerçekte ise Anlaşıkları büyük ölçüde ilgilendirir”.

Padişah’ın M. Kemal’e ve Anadolu eylemine kızgınlığı aşırı ölçüdeydi. Öyle ki Kurtuluş Savaşı’nda Türkler’in başarısını dahi kabullenememişti. Sevinilecek bu olaya tepki göstermişti. Türk askerlerinin İzmir’e girmesi üzerine Tevfik Paşa Hükümeti M. Kemal’i kutlamak istediyse de Vahdeddin karşı çıktı ve telyazısı göndermesini önledi. Hükümetin ısrarlarına karşın padişah Ankara’yı kutlamadı.

9.8.1919 günü M. Kemal padişah buyruğuyla ordudan çıkarılmış, fahrî yaverlik san ve nişanları geri alınmıştı. 7ş8 Temmuz günü III. Ordu Müfettişliği görevine son verildiğinden, M. Kemal de hem ordudan hem de görevinden ayrılmıştı.

Padişah, Anadolu hareketine karşıtlığını 20.9.1919 günü yayınladığı kendi adını taşıyan bir bildirisiyle açıkça ortaya koydu. Bu bildiri Başbakan D. Ferit’in bir genelgesiyle birlikte duyurulmuştu. Böylece padişah, Başbakan Ferit ve İngiltere aynı cepheden hareket ediyordu.

Padişah halkı sakin olmaya ve Hükümetin buyruklarına uymaya çağırıyordu. Halkla Hükümet arasında ayrılık olmadığını, büyük devletlerin tüzegen (adil) olduklarını, onurumuzu koruyacak bir barışın yapılmasını sağlıyacaklarını vurguladı. Kaldı ki Temsilci Kurulun aldığı önlemlerle bu bildiri Anadolu’ya pek sokulmadı. Ulaştığı yerlerde de etkisi olmadı.

30.9.1919’da Amiral de Robeck, L. Curzon’a Padişahın, M. Kemal’in etkisinin yayılışında, korkuya kapıldığını, “İngiliz yetkililerinden güç kullanarak ulusçuları durdurmalarını istediğini” yazıyordu.

5.4.1920’de Ferit Paşa başbakanlığa getirildiğinde, bir İngiliz yüzbaşısının önünde padişahın buyruğunu okudu. Bu buyrukta padişah, “kendisine M. Kemal ve arkadaşlarının hakkından gelinmesi” görevini veriyordu.

Savaş Divanı 11.5.1920’de M. Kemal ve arkadaşları hakkında ölüm cezası vermişti. Karar 24.5.1920 tarihinde “ele geçirildiklerinde yeniden yargılanmaları” koşuluyla, Padişah Vahdeddin’ce onaylanarak Padişah buyruğu (İrade-i Seniyye) olarak başbakan Ferit Paşa’nın imzasıyla yayınlandı.

Böylece M. Kemal, Kara Vasıf, Fuat Paşa, Rüstem, Dr. Adnan ve Halide Edip ölümle cezalandırılmış oluyorlardı. Ayrıca padişah 25.5.1920’de Fevzi Paşa (Çakmak), 6.6.1920’de de İsmet (İnönü), Bekir Sami, Celâlettin Arif, Dr. Rıza Nur, Yusuf Kemal, Mehmet Rıfat (Börekçi), Fahretin (Altay)’ların “idam fermanlarını” onayladı. Ferman şöyle:

“Kuvayi Milliye adı altında çıkarttıkları karışıklık ve Anayasa’ya aykırı olarak halktan para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek kentleri yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların düzenleyicisi ve kışkırtıcısı oldukları savıyla haklarında dâvâ açılan Üçüncü Ordu Müfettişliğinden uzaklaştırılıp askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selânikli Mustafa Kemal Efendi, eski 27. Fırka Komutanı emekli Albay Kara Vasıf Bey, eski 20. Kolordu Komutanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile eski Washington elçisi ve Ankara milletvekili Salacaklı Alfred Rüstem ve eski sağlık müdürü İstanbul’lu Dr. Adnan Bey’le Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni İstanbul’u Halide Edip Hanım’ın açıklaması 11 Mayıs 1920 tarihli ve 20 sayılı hüküm tutanağında yazılı olduğu üzere Mülkiye Ceza Yasasının 45. maddesinin 1. fıkrasının yollamasıyla 55. maddenin 4. fıkrası ve 56. maddesi uyarınca sahip oldukları askeri ve sivil rütbe ve nişanlarla her türlü resmi ünvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, bu durumda kaçak bulunmaları nedeniyle mallarına el konularak yönetimine göre yönetilmesine dair İstanbul Birinci Sıkıyönetim Savaş Divanınca arkasında verilen hüküm ve karar ele geçirildiklerinde yeniden yargılanmak koşuluyla onaylanmıştır. Bu buyruğu yürütmeye Savaş Bakanı görevlidir”.

Vahdeddin giderek tutumunu daha da sertleştiriyordu. M. Kemal ve arkadaşlarını ölümle cezalandıracağı gibi, fetvalar verdirerek, İngiliz parasıyla ayaklanmalar düzenlenerek Anadolu eylemini bastırmaya çalışıyordu. Ne var ki kendisini aşmış olan bu harekete gücü yetmedi. Vahdeddin’in vatan hainliği, İngiliz yanlılığı ve Ulasal Savaşım düşmanlığının en açık belirtisi şu olayla da ortaya çıkar.

İngiltere’nin İstanbul temsilcisi S. H. Rumbold’un İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a 7.3.1922 tarihinde gönderdiği gizli yazıdan anlaşıldığına göre; Türkiye Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey’in başkanlığında bir kurulu Avrupa’ya göndermişti. Yunan propagandasına karşın Türk tezi tanıtılmaya çalışılacaktı. Kurul üyelerinden özel yazman Kemal Bey ilgili evrakları kayınpederinin evine bırakmıştı.

Vahdeddin ajanları yoluyla bu evrakların fotokopilerini aldırmış, yine evrakları yerine koydurmuş, fotokopileri 6.3.1922 günü bir mabeyincisiyle İngiltere Yüksek Komiserliği baştercümanına göndermişti. Padişah bunu yapmakla ülkesini işgalinde bulunduran bir devlete hizmet etmiş, ulusal akıma ve yurdu kurtarma çabalarına hiyanet etmiş oluyordu.

Belgeler ışığında bakıldığında Vahdeddin’in Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın düzenleyicisi, destekçisi olmayıp; bizzat baltalayıcısı olduğu ortadadır. Elinden gelseydi hareketi daha başından boğacaktı. Ne böylesi bir savaşımı düşünmüştü, ne de istiyordu. M. Kemal’i böylesi bir savaşım için de göndermemişti. Yaptığı şey de İngiltere’yi kandırmak için bir siyasa uyarlaması değildi. Eğer böyle bir tasarısı olsaydı, bu ölçüde somut olarak Anadolu eylemini yok edici davranışlara girmez, Hükümetinin de yine bu ölçüde düşmanlık göstermesine izin vermezdi. Bunların yanı sıra kuramsal bir bağımsızlık anlayışına da sahip değildi, zaten.

DAMAT FERİT

Kurtuluş Savaşı boyunca beş kez hükûmet kuran D. Ferit Paşa, Anadolu eylemine bilerek ve isteyerek kötülükleri dokundu ve engel oldu. İngiliz desteğiyle yaşadığı gibi, beşinci hükûmetinin sonunda İngiltere desteğini çekince, bir daha hükûmet olamadı.

İngiltere’nin isteği doğrultusunda hükûmet yöneten Ferit Paşa, Padişah Vahdeddin’le birlikte katı bir İngiliz hayranıydı. İngiltere’nin güdümünde bir yönetim tasarlıyordu. Anadolu hareketi izin verseydi bunu da gerçekleştirecekti. İzmir’e Yunan’ı çıkartma kararı aldıkları gün İngiliz Sevenler (Muhiban) Derneğini kurmuşlardı. Derneğin öncüleri arasında İngiliz Büyükelçiliği Baştercümanı Ryan, istihbaratçı General Deedes, Rahip Frew, Sultan Vahdeddin, Damat Ferit, Ali Kemal, Adil, Mehmet Ali, Hoca Vasfi, Sait Molla vardılar.

Dernek bir İngiliz – Saray işbirliğiydi. Derneğin amacı güdümden çok, Türkiye’deki direnişi kırmak ve ağır barış koşullarının kabul edilmesini sağlayacak ortamı hazırlamaktı. Bu amacı da İngiltere, Saray ve yakın çevresi yoluyla gerçekleştirmeyi tasarlıyordu. Başkaları gibi Ferit Paşa da böylece oltaya takılmıştı.

Kürt Yüceltme (Teali) Derneği de İngiliz Sevenler Derneğinin bir yan kolu gibi çalışıyordu. Özellikle Rahip Frew ve Sait Molla bu derneğin ruhuydular. İşin içine para ve makam da girmişti. İngiliz Sevenler Derneği üyelerinin her yerde ayrıcalıkları vardı. Bol para veriliyor, üstün görevler dağıtılıyordu.

Demokrasi tarihimizin ilginç bir örneğini veren Hürriyet ve İtilaf Partisi İngiliz güdümünü benimsiyor ve bunu yan kuruluşu olan İngiliz Sevenler Derneği yoluyla gerçekleştirmeye çalışıyordu. Çağdaşlaşmadan yana olan İ. T. Partisine tepki olarak doğan H. İ. Partisi batılılaşmaya karşı, şeriat düzeninin savunucusu ve İngiliz tipi bir meşrutiyet yönetiminin özlemcisiydi.

İ. T.’nin emperyalist karşıtı olması yanında, H. İ. işbirlikçiydi. İmparatorluk içindeki etnik kesimlere yönetsel özerklik verilmesini savunuyordu. Partinin başkanı Albay Sadık, manevî lideri padişah Vahdeddin’di. Albay Sadık İngilizler’in ücretli adamı durumundaydı. D. Ferit Paşa partinin gerçek lideriydi. Şeyhülislam Sabri Efendi kurucularındandı. Anadolu hareketine karşı olanlar, işbirlikçiler, İngiliz kuyrukçuları, para ve makam peşinde olanlar, bağnaz ve gericiler bu partide toplanmışlardı.

Şimdi bu İngiliz yanlısı hükûmet başkanının, M. Kemal ve Anadolu’da gelişen ulusal direnişe karşı tutumuna, belgeler doğrultusunda bakarak değerlendirmeye çalışalım.

D. Ferit birçok aydını, yöneticiyi, basını yanına çekmiş, parti ve örgütünde yoğunlaştırmış ve M. Kemal karşısında bir kampanya başlatmıştı. Basın, M. Kemal’i ve Anadolu’daki ulusal direnişi karalama ve parçalama yarışındaydı. Bu kampanyaya İstanbul’da “Alemdar”, “Peyam-ı Sabah”, “Türkçe İstanbul”, “Aydede” ve “Ümit”; Anadolu’da ise “Ferda”, “İrşat”, “Zafer” gibi gazete ve dergiler katılmışlardı. İşte bunlardan birkaç örnek:

“İngiltere’ye olan sevgimize, Amerika’ya olan saygımız ket vurmaz”. (Türkçe İstanbul, 16.12.1918).
“Mustafa Kemal ve Rauf Bey hakkında kovuşturma buyruğu.” (Tasviri Efkâr, 13.7.1919).
“Yasaya aykırı toplantılar ve girişimler”. (Alemdar, 31.7.1919).
“M. Kemal Samsun’a gidince bir takım örgütler kurmaya başlamış, (…) kışkırtıcı sözler söylemiş. Erzurum’da yaptığı kongre Anayasa’ya, Meşrutiyet’e baş kaldırmadır”. (Sabah, 2.8.1919).
“Hükümet bu maceracılara şiddetle harekete karar verdi”. (Ronesans, 2.8.1919).
“Mustafa Kemal ne yaptı? Ayaklanma!” (Peyam-ı Sabah, 2.8.1919). “M. Kemal macera peşinde dolaşıyor. (…) Samsun’da yönetimin işine karışmakla başladı. Onun
Anadolu’da takındığı tutum İttihatçılığın hasta ruhudur”. (Türkçe İstanbul, 6.8.1919).
“Türk ulusunun varlığını ve bağımsızlığını koruyabilmesi bu gibi mecnunca hareketlerden uzak durmamıza bağlıdır. (…) Kongreye katılanlar bir kısım önemsiz kişilerden oluşmaktadır”. (Sabah, 11.8.1919).
“M. Kemal uygun olduğu cezaya uğradı”. (Peyam, 13.8.1919).
“Varlığı yıkmaktan ibaret olan bu şaka (hezele) amaçlarına ulaştı. (…) Bunlar ne istiyorlar?” (Mesuliyet, 7.9.1919).
“Ulusal hareketin foyası çıktı”. (Peyam, 13.9.1919).
“Bu hareket artık alevleri sönmüş bir ot ateşidir”. (Akşam, 17.9.1919).
“Mustafa Kemal Paşa Anadolu’da bir ulusal hareket yaratmaya çalışıyor. Bu ne çocukça bir hayaldir! Bütün dünyanın gücüne karşı… Savaştan ezilmiş olan zavallı Anadolu’nun gücü ile… Kafa tutmasının ne hükmü olabilir? Anadolu’da ne kalmıştır, ne var ki direnebilsin”. (Renin, 11.10.1919).
“Kızıl tehlike!” (Açıkgöz, 22.2.1920).
“Yalancı ulus davası şer-i şerife aykırıdır”, (Ali Kemal, Peyam-ı Sabah, 11.4.1920).
Katli vaciptir fetvası üzerine: “Mustafa Kemal, uygun olduğu cezayı gördü”. (Alemdar, 15.4.19220).
“Sultan Vahdeddin, M. Kemal’i kovarak adam etti”. (Ferda, 16.4.1920).
“Yalnız Fransızlar Türkler’in dostudur”. (Ferda, 20,4.1920).
“İdam! İdam! İdam! Mustafa Kemal cezasını bulacak!” (Ali Kemal, Peyam-ı Sabah, 25.4.1920).
“Anadolu, Kemalistlerden temizlenecektir”. (Alemdar, 29.4.1920).
“Ulusal hareket boşa gitmeye mahkûmdur”. (Sait Molla, Peyam-ı Sabah, 1.5.1920).
“Mustafa Kemal’in maskaralıkları”. (Ali Kemal, Peyam-ı Sabah, 7.5.1920).
“Rıfat’ın fetva’yı deccaliyesi”. (Alemdar, 11.5.1920).
“Mustafa Kemal ve hempalarının idamı”. (Peyam-ı Sabah, 13.5.1920).
“Büyük Millet Meclisi, küçük heriflerin tutsağıdır”. (Ali Kemal, Peyam-ı Sabah, 28.5.1920).
“Büyük Millet Meclisi, küçük heriflerin tutsağıdır”. (Ali Kemal, Peyam-ı Sabah, 28.5.1920).
Konya Delibaş ayaklanması üzerine: “Mustafa Kemal, kaçmaya hazırlandı”. (Ferda, 18.11.1920).
“Kemal” pay-ı taht (başkent) Ankara!”. (Alemdar, 10.1.1921).
“Ankara Hükümeti, Doğu’yu (Bolşevikleri) seçmiştir”. (Alemdar, 27.5.1921).
“Ankara nereye gidiyor? Moskova ile antlaşmaya…” (Adana Postası, 21.6.1921).
“Yazgımızı Ankara’ya bırakmamalıyız”. (Ali Kemal, Peyam-ı Sabah, 1.1.1922).
“Ankara ileri gelenlerinin anlayışıyla ancak İran ve Turan’a gidebiliriz, fakat Edirne, İzmir ve İstanbul’un özgürlüğüne yetişemeyiz”. (Ali Kemal, Peyam-ı Sabah, 26.8.1922).

İstanbul Hükümeti ve İngiltere M. Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesinde açıkça yanılmışlardı. M. Kemal’in Samsun’a çıktıktan sonraki hareketleri kuşkuları doğrulamıştı. Hükûmet ve İngiltere bu kez M. Kemal’i geri İstanbul’a döndürme, etkisiz kılma savaşımı verceklerdir. Bunu gerçekleştirebilmek için de başvurmadıkları yol kalmayacaktır. Biz bu çabalar içerisinde, bu kesimde, başbakan D. Ferit’in ihanet yarışındaki payını görelim:

İngilizler’in kuşkusu üzerine Ferit Paşa uyanmış, çareler aramaya başlamıştı. Çünkü M. Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesinde birinci ölçüde suçlu kendisiydi. İngiltere’ye karşı durumu kötüye gidebilirdi. İngiliz Yüksek Komiserini aradıysa da yardımcısı A. Ryan’la görüşebildi. Ryan, Haziran 1919 başlarında Ferit Paşayla görüşmesini şöyle anlatıyor:

“Ferit birkaç gün önce benimle görüştü. Kötü kimselerin olay çıkarmak çabalarına karşı uyanık olunmasını belirtti. İstenmeyen kimselerin, örneğin yedek subay gibi kimselerin, İstanbul’dan Anadolu’nun içlerine gitmelerine engel olmanın önemine değindi. Rauf Bey’in son günlerde İstanbul’dan ayrılarak Ayvalık bölgesine gittiğini söyledi”. Ferit Paşanın uyarısı üzerine Ryan askeri çevrelerin dikkatini olay üzerine çekiyordu.

İngiliz yetkilileri D. Ferit üzerinde baskıyı yoğunlaştırınca 23 Haziran’da Hükümetçe görevden alınan M. Kemal’i 7ş8 Haziran gecesi telgraf başına çağırdı ve İstanbul’a dönmesini istedi. M. Kemal dönmeyeceğini bildirince o anda görevine son verdi. M. Kemal ise göreviyle birlikte askerlikten de ayrıldı.

İngiltere’den aldığı nota üzerine M. Kemal’in görevine son veren D. Ferit; Savaş Bakanıyla birlikte Tuğgeneral Deedes’e çıktı ve M. Kemal’le resmi hiçbir ilişkisi olmadığı, ordudan da çekildiğini, M. Kemal’in asi oluşunu Hükûmetçe askeri ve sivil makamlara bildireceğini söyledi. M. Kemal ise çekinmeden yoluna devam ediyordu. İstanbul’daki gelişmeler ikinci plandaydı.

Onun için Tercan’dayken, Savaş Bakanlığını da yüklenmiş olan Ferit Paşadan, 30.6.1919 tarihli telyazıyı aldı. Zor günler yaşandığını, İngilizlerin baskısı altında olduklarını, İstanbul’a dönmesinin gerektiği, eğer dönmüyorsa “hava değişimi” alarak istediği yerde oturmasını, padişahın isteğinin de bu doğrultuda olduğunu yazıyordu.

Doğallıkla M. Kemal’in bu isteklere tek yanıtı inandığı yolda yürümesi olmuştu. Kendisine “geç kalmadan İstanbul’a dönmelerinin padişahın buyruğu olduğu” bildirilmesine karşın, 6 Temmuzda “Ermenistan’a sunulan… Doğu illeri halkı arasından” çıkıp gelemeyeceğini bildirdi.

M. Kemal’in bu tutumunu sürdürmesi, Anadolu’da Kongreler toplaması, D. Ferit’i çileden çıkardı. M. Kemal’i İngiliz yetkililerine yakınarak (şikâyet ederek) avunuyordu. M. Kemal’in tutumu karşısında güçsüz kalmıştı.

Calthorpe’in 23 Temmuzda L. Curcon’a yazdığına göre Ferit Paşa Yüksek Komiseri görerek, M. Kemal’in Anadolu’da kurultaylar toplandığını, 23 Temmuzda İstanbul’a karşı bağımsızlık ilan etmenin görüşüleceğini bildirdi. Ayrıca bu kongrelerin, yasalara, Anayasa’ya ve padişah buyruğuna karşı olduğunu illere duyurduğunu bildiriyordu.

Gerçekten de Başbakan Ferit Paşa, İçişleri Bakanlığı kanalıyla 20 Temmuzda Doğu illeri valilerine bir genelge göndermiş; “Mustafa Kemal ve Rauf Beylerin Hükümetin karar ve duyurusuna karşı hareket ettiği ve kışkırtmaya devam ve ısrar etmekte oldukları, (…) bunların hemen tutuklanarak İstanbul’a gönderilmeleri”ni istemişti. Öteki Doğu illeri valileriyse “görmedik”, “duymadık”, “burdan gittiler”, “şimdi nerede olduklarını bilmiyoruz” yollu yanıltıcı ve savsaklayıcı yanıtlar gönderiyorlardı.

Durum karşısında Başbakan’ın M. Kemal’i İngilizler’e yakınması daha da arttı. 29 Temmuzda İngiliz Yüksek Komiserliği görevlilerinden Hohler’e şikâyet edildiler. 30 Temmuz günü Calthorpe’ye çıkarak; M. Kemal ve Rauf Bey’in tutuklanma buyruğunu çıkarabilmek için beş gün uğraştığını, Hükûmet üyelerinin kendini desteklemediğini, Anadolu’yla uzlaştıklarını, “bunların tutuklanıp Malta’ya sürülme”lerinin gerektiği, “Padişahla kendisinin Tanrı’dan sonra umutlarının İngiltere olduğu”nu anlatıyor ve kendini acındırmaya çalışıyordu.

İçeride ise oldukça sertleşiyordu. Savaş Bakanlığına gönderdiği bir yazıda; taşradaki görevlilerin Hükümet işlerini güçleştirmekten kaçınmalarını istiyor, “Kuvayi Milliye” adıyla “çeteler” kuran Demirci Efe, Hacı Şükrü, Mustafa Kemal ve Rauf Beylerin çabalarından, kurultaylar ve toplantılar kurmalarından yakınıyordu.

Padişah ve D. Ferit’in birlikte hazırladıkları ve İngiltere’ye sundukları 12.9.1919 tarihli, sekiz maddelik bir gizli antlaşma var. İngiltere güdümünü ve yönetimini içeren bu gizli antlaşma İngiltere’ye Türkiye üzerinden her türlü söz hakkı tanıdığı gibi, Boğazların denetimi ve kullanımı ile Müslüman halkın bulundukları bölgelerin yönetimi hakkında da yetkiyle donatıyor.

Ötede “ulusal akımların önüne geçebilecek bir yönetimin kurulmasında” İngiltere’ye “kolluk kuvveti” kurma görevi ve yetkisi tanınıyordu. Türkiye Kıbrıs ve Mısır üzerindeki haklarından vaz geçiyordu. Görüldüğü gibi bu gizli antlaşmada temel olan Anadolu ulusal direnişini ezebilmekti. Ne var ki İngiltere bu antlaşmayı kabul etmemişti. İhanet yarışının en açık örneğiydi, bu tutum.

Ulusal güçlerin yenilmezliği karşısında tedirgin olan D. Ferit, İngilizlerce Anadolu’nun işgalini istiyordu. Bir kişinin kendi öz çıkarı için ülkesinin işgalini yabancı güçlerden istemesi korkunç bir olay. Hele bu kişi devletin üst düzeydeki bir yöneticisi ise korkunçluk dorukta, demektir.

Başbakanın bu önerisini İngiliz Yüksek Komiseri ülkesine 17 Ağustos’ta şöyle rapor ediyor: “Damat Ferit, Anadolu’ya asker göndermeyi önerdi. Milne bunu reddetti. Çünkü düzenli birlikler de çetelere katılabilirler. Tek çözüm yolu Yunan ve İtalyan birliklerinin Anadolu’dan çekilmesidir. Hükümetin yetkisi de o zaman güçlenir. Millî Savunma Partisinin (Hakları Savunma Derneği) varlık nedeni böylece ortadan kalkar”.

13 Eylül tarihli İngiliz Yüksek Komiseri Robeck’in raporu da bu doğrultuda, Başbakanın haince isteklerini içeriyor. D. Ferit, Robeck’ten şunları istiyordu: “Mustafa Kemal bize de size de karşı. Ya bizim bir ordu göndermemize izin verin ya da siz bir askeri güç göndererek stratejik noktaları işgal edin”.

D. Ferit’in bu yollu istekleri bitmiyordu. İngiliz Komisere “Eskişehir’e iki bin kişilik bir güç göndermeyi önerdi”. Ayrıca “Anadolu’da ulusal hareketi bastırmak için 7 binden 50 bine kadar güç oluşturulması önerisinde” bulundu. Milne, “Böyle bir gücün oluşturulmasında önce Hükûmetin Barış Antlaşmasını imzalaması”nın gereği üzerinde duruyordu. Önerinin reddedilmesi üzerine yaşamının güvence altına alınmasını istedi.

İngilizler Başbakanın bu aşırı ölçüdeki ülkesini işgal ettirme hevesine yanaşmıyor, M. Kemal’le uzlaşmasını öneriyorlardı. Çünkü İngiliz askerlerinde savaş yılgınlığı vardı. Az güçle, Anadolu’da gelişen bu akımı kolay kolay bastırabileceklerini gözleri kesmiyordu. Anadolu’ya gönderilecek Osmanlı güçlerinin ulusal direnişçilere katılabileceklerinden kuşkulanıyorlardı.

D. Ferit bir başbakanın onuruna yakışmayacak ölçüde emperyalist güçlere sürekli yalvarıp yakarıyor, nazlanıyor, ulusal direniş karşısındaki güçsüzlüğünü ortaya koyuyordu. Bu davranışı dahi onun Anlaşık (İtilaf Devletleri) güçlere büyük ödünler verdiğini gösteriyordu. İstenilen bir barışa gidilemeyişi; Anadolu’daki “bir iki yardakçı, hırslı ve hoşgörüsüz gencin halkın umutsuzluğundan yararlanarak kargaşalık çıkarmalarına” bağlıyor ve bunun “bastırılması için nedenin ortadan kaldırılmasını” istiyordu.

Hükûmetçe görevlendirilen kişilerle M. Kemal ve Rauf Beyin “diri olmazsa ölü olarak ele geçirilmesi” sağlanmaya çalışılıyordu. Sürekli olarak Anadolu direnişini karalıyor, halkın gözünden düşürmeye çalışıyordu. Ulusal direnişi “alevleri sönmüş bir saman alevine benzetiyor”, halkın bu direnişin yanında değil, karşısında olduğunu vurguluyordu.

Başbakan D. Ferit artık etkin bir biçimde Anadolu’ya saldırmaya başladı. Yer yer ayaklanmalar çıkarttı. Şeyhülislâm’dan ulusal direnişe katılmamayı öğütleyen fetvalar alarak, İngiliz uçaklarıyla, Anadolu’ya gönderttirdi. Halife orduları kurdurtup ulusçulara saldırttırdı. Anzavur ve çeşitli bağnaz çevrelerin ayaklanmalarıyla ulusal güçleri boğmaya çalıştı. (Bunlar ileride ayrıca işlenecektir).  imdi Başbakanın bu olaylardaki çabasını İngiliz belgelerinden izleyelim. D. Ferit’le görüşmesini İngiliz Yüksek Komiseri Robeck şöyle rapor ediyor:

“Damat Ferit 7 Nisan’da bana geldi. Ulusal hareketi bastırmak için her çeşit moral baskıyı kullanacağını söyledi. Ulusal harekete karşı Anzavur, Hükümetin elinde ilk silahtır” diyor. 15 Nisan’da da şunları yazıyordu: “Hükümet ulusçuları lanetleyen bir bildiri yayınladı, ulusal harekete karşı bir seri fetva ilan etti”. D. Ferit, Anadolu eylemine karşı Anzavur’dan başka İzmit, Bolu, Trabzon, Kayseri ve Harput yörelerine de kimi kişilerin gönderileceğini, Anzavur için İngilizler’den silah, fetvaların dağıtımı içinse uçak istedi. Padişah çevresindeki bir kısım kişilerin uzaklaştırılması gereğini ileri sürdü. İngilizler’in isteği doğrultusunda çalışacağına söz verdi. Ortak önlem alabilmek için Ayyıldız örgütü üyelerinin listesini İngiliz yetkililerine vereceğini bildirdi. Başbakan, “gelecekteki Türk devleti için İngiliz güdümünü (manda) istedi, yeni yetişecek prensin tümüyle İngiliz dostu olarak yetiştirileceği” sözünü veriyordu. Ryan’ın sunduğu 23 Eylül 1920 tarihli rapora göreyse, ulusal eylemi kırabilmek için “Ferit Paşa Anadolu’ya bir grup gönderip halkı kandırmaya çalışacaktır”.

Anadolu eylemini ve onun öncüsü olan M. Kemal’i ortadan kaldıramayan Ferit Paşa, Ali Galip ve Sivas olaylarını yarattı. Ali Galip yoluyla Sivas Kongresini dağıtmak ve gelişmekte olan ulusal direnişi parçalamak istiyordu. Ali Galip gücünü bir takım ayrılıkçı Kürt feodal beylerinden alacaktı. Hükümet M. Kemal’le Rauf Bey’i canlı ya da ölü yakalayabilmek için 3-4 kişilik çeteler halinde 30 Kürt ve Arnavut subayını görevlendirmişti. Sivas’ı basmak için Ankara Valisi Muhittin Paşa da görevlendirilmiş, İngilizlerce bol para verilerek Hacı Bektaş Çelebisinin elde edilmesi istenmişse de başaramamıştır.

Başbakan (Sadrazam) amacına ulaşabilmek için İngiliz yetkililerine başvurdu ve Doğu’da Kürdistan kurulmasını önerdi. Böylece Kürtleri yanına çekebileceğine ve M. Kemal’in başarısız kalacağına inanıyordu. 17 Nisan ve 20 Temmuz 1920’de iki kez M. Kemal eylemine karşı Kürtler’i kullanmayı İngilizlere önerdi. Robeck Başbakanın önerisini L. Curzon’a şöyle bildiriyordu:

“Damat Ferit bana geldi, Barış Antlaşmasına göre Kürtler ayrı bir devlet olacaklardır. Kürt önderleri Mustafa Kemal’i sevmezler, çünkü o Bolşevikliği getirmek istiyor. Siz Mustafa Kemal’den nefret ediyorsunuz, çünkü o sizin yaptığınız antlaşmayı kabul etmiyor. Bu durumda Kürtler’i Mustafa Kemal’e karşı birlikte kullanalım, dedi”.

Ali Galip olayı başarılamadığı gibi, İngiliz yetkilileri de Kürtler’in Türkler’e karşı kolay kullanılamayacağını, ulusal güçlerin etkisinde olduklarını biliyorlardı. Bölgede Ermeni egemenliği korkusu Kürtler’i Türkler’in yanına itmişti. Çıkarları Türkler’le ortaktı. İngilizler bunun bilincindeydi. Bu nedenle Ferit Paşanın bu önerisine katılmadılar.

Ferit Paşa, Kürt aşiretlerinin M. Kemal ve ulusal güçlere karşı koymaları durumunda, Güney Doğu’da Osmanlı Devleti’nin kanadı altında özerklik vereceğini açıkladıysa da sonuç alamadı. Ferit Paşa olsun, ortağı Kürt Yüceltme Derneği olsun, İngiltere’ye uşakça yaklaşmalarına karşın gerekli desteği sağlayıp, başarıya ulaşamadılar.

D. Ferit’in ihanet yarışındaki yeri -belgeler ışığında- böylece belirlenmiş oldu. M. Kemal’e ve Anadolu hareketine destek olması bir yana; yok edebilmek, parçalayabilmek için akıl almaz yollara başvurmuş, M. Kemal ve ulusal kurtuluşun düşmanlığını yapmıştır. Kendi öz çıkarı ve bozuk emelleri için ülkeyi İngilizler’e peşkeş çekmekten çekinmemiş, ülke bütünlüğünün bozulmasını amacı uğruna kullanmıştı. Bu tutumuyla ulusal hareketi engelleyenlerin ve Türk ulusu düşmanlarının en başında yer alıyordu.

İngiliz yetkilisi Webb’in verdiği rapora göre “düşünülmesi mümkün olan en İngiliz yanlısı” hükümetler kuran, Türk bağımsızlığına emperyalizmden daha düşman olan ve İngiliz emperyalizminin açık ajanı D. Ferit, dönemin tüm yetkililerince “deli”, “akılsız”, “kişiliksiz” olarak tanıtılıyor; İtalyan Dışişleri Bakanı Kont Sforza onu “bir İngiliz centilmeninin çok iyi taklit edilmiş biçimi” olarak niteliyordu. Saray mabeyincisi Ali Fuat onun hakkında “dönek mizaçlı bukalemun yaratılışlı bir adam olup, bugün ak dediğine yarın kara der ve asıl düşüncesinin ne olduğu bilinmez” demektedir.

H. Armstrong onu, “inatçı, cesur, akılsız bir ihtiyar… biraz Kürt kanı taşıyan bir Arnavut…, ruhunda bir kan kavgasının korkunç nefreti köpüren… uzlaşmak nedir bilmeyen bir aşiret mensubu” olarak görüyor; uzlaşmazlığının ve düşmanlarına karşı inatla uyguladığı öc siyasasının uzlaşmaya varmayı olanaksız kıldığını söylüyordu.

Vahdeddin, D. Ferit’i Mondros Bırakışmasına delege seçmek istediğinde İzzet Paşa onun “mecnun” olduğunu, bu tür görevlerini ona verilmeyeceğini söylemişti. Ayrıca onu “deli ve akılsız” buluyordu. Tevfik Paşa da D.Ferit hakkında aynı kanıyı taşıyordu (36). Ahmet Reşit bey, onu “Donkişot” olarak niteliyordu.

Küçük memurluktan birdenbire Başbakanlığa (Sadrazamlığa) yükselen D. Ferit Paşayı çevresinde olan Şerif Paşa, Tevfik Paşa, Reşit Bey, Ali Fuat (Türkgeldi), Lütfi Simavi ve Halit Ziya (Uşaklıgil) Beyler “yalancı”, “düzenbaz” ve “sahtekâr ” olarak niteliyorlardı.

Bu tür kişiliğin sahibi olan D. Ferit, padişahla mizaçları uyuyordu. İngiliz sevgileri ve yandaşlıkları ortaktı. Öç alma düzeyine ulaşan kinleri onları “vatan hainliği”ne dek götürdü. Padişahı aklamak isteyen bir takım çevreler Türk Bağımsızlık hareketine karşı yürütülen düşmanlığı D. Ferit’e yükler, Vahdeddin’in de bunun etkisiyle o duruma düştüğünü savunurlarsa da hainlik yarışında ortak hareket etmişlerdir.

İkisinde de ortak olan aynı düşünce ve kanı, birlikte eyleme geçirilmiştir. İkisinde de ortak amaç, Türk Bağımsızlık hareketini yoketmek ve İngiliz güdümünde yönetimlerini sürdürmektir.

Baki ÖZ
Erzincan, 1986
Atatürk’ün Anadolu’ya Gönderiliş Olayının İçyüzü